Av. Barış ÇELİK /

Sevda Noyan’ın katliam çağrısı siyasi kamplaşma ve kavgalara meze olmasının yanı sıra beraberinde başka bir tartışmayı daha gündeme getirdi. Şimdilik dar bir çerçevede de olsa Erdoğan’ın KHK’lılara karşı uyguladığı baskı ve zulümlerin nasıl tanımlanması gerektiği konuşulmaya başlandı. Özellikle soykırım kavramının kullanılıp kullanılamayacağı konusuna odaklandı tartışma.

Alin Özinian Kronos’ta Soykırımın Sekiz Aşaması’nı kaleme aldı ve Türkiye’de soykırıma zemin hazırlandığını ifade etti.

Ayşe Hür sosyal medyadan tartışmaya dahil oldu ve “Soykırım (genocide) çok özel bir terimidir. Her olayda kullanmamak lazım.Son zamanlarda politikkırım (politicide) karşılığı kullanılıyor. Etnikkırım (ethnocide), nüfuskırımı (democide), sınıfkırımı (classicide) gibi terimler de var, hepsinin yeri ayrı.” uyarısında bulundu.

Türkiye’deki hak ihlalleri anlatılırken konunun abartılarak veya çarpıtılarak yanlış bir dil kullanıldığını iddia edenler de oldu, aksine yaşananların soykırımdan da beter olduğunu belirtenler de.

Akademik veya hukuki anlamda konuya yaklaştığınız takdirde tanımlama yapmakta zorlanıldığı bir gerçek. Türkiye’de yaşananların Roma Statüsü’nde tanımlanan insanlığa karşı suç kavramının kapsamına girdiğini de söyleseniz veya daha akademik bir dil ile bu tenkilin ismini politikkrım (politicide) de koysanız ya da tüm bu olup bitenin gerçekte soykırıma zemin hazırlamak olduğunu da iddia etseniz, ortada değişmeyen bir gerçek var: Erdoğan kendi halkına ağır şekilde baskı uygulayan bir diktatördür.

Erdoğan yönetimi altında acı çeken binlerce insan var. Hepsi KHK’lı olarak yaftalanmış ve sosyal ölüme terkedilmiş durumdalar. Cezaevlerinde toplama kampı mantığıyla özgürlükleri ellerinden alınanlar, kamudan ‘arındırılan’ sakıncalılar, hain veya virüs olarak yaftalananlar, sosyal ölüme maruz bırakılanlar, ülkeyi terk ederek sürgünde yaşamaya mecbur bırakılanlar… Tüm bunlar yaygın ve sistematik insan hakkı ihlalleridir ve mağdurları yüzbinleri geçmektedir.

Ne mağduriyetleri abartmak doğru ne de yaşananları küçük göstermek. Bir gün bile bir cezaevi hücresinde tek başına tecrit edilerek yaşamak zorunda kalmanın ne demek olduğunu hayal etmeden konuşmak gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Ya da Meriç’te Ege’de boğulan çocuklara terörist yakıştırması yapılan bir ülkenin, soykırım kavramından çok ta uzakta olduğunu iddia etmek saflık olabilir.

Türkiye’nin, son yüzyılın en büyük canisi olan Hitler’in siyaset tarzı ile yönetildiğini kabul etmek lazım ilkin. Hitlere sadakat yemini etmeyi reddetmekten dolayı idam edilmek ile, Erdoğan’a biat etmeyi kabul etmemekten ötürü müebbet alma arasında felsefi olarak hiçbir fark yok aslında. Farklı çağların ve coğrafyaların çocukları olmaları, onların birbirlerinden farklı olduklarını kanıtlamaz. Biri potansiyel diğeri ise fiili olarak iktidarını cesetlerin üzerine inşa ediyor veya etmiş. Hitler milenyumda Türkiye’de ortaya çıksaydı ancak Erdoğan’ın yaptıklarını yapabilirdi veya Erdoğan yirminci yüzyılın başlarında Almanya’da iktidar olsaydı Hitler’in yaptıklarından farklı şeyler yapmazdı.

Özetle, konuya elbette hukuki yaklaşalım, uluslararası terminolojiyi kullanalım, akademik perspektif ile konuya derinlik katalım ama vicdanı da asla es geçmeyelim. Hukuk bu yaşananlara ne der bilmiyorum ama vicdan bu olup bitene sözlüklerdeki en ağır kavramları kullanmaya fazlasıyla müsaade ediyor.