Said Emre ERENOL /

Saray’ın hakim ve savcılarından bahsediyorum. Hukukî boyut ayrı bir kalem; Bu yazıda kamu gücünü suistimal ederek yapageldikleri zulümlerin ahlakî ve vicdanî boyutuna değinmek istiyorum. Ne güzel demiş mütefekkir; “Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var!”

Hitler dönemini anlatan bir kitapta   okuduğum şu cümleler yıllardır hiç aklımdan çıkmadı; “Nazi doktorları, narkoz kullanmadan yahudi çocuklar üzerinde, çocukların feryatlarına, çığlıklarına aldırmadan ölümle sonuçlanan tıbbî deneyler yapıyorlar, akşam evlerine döndüklerinde de kendi çocuklarının başlarını okşayıp yatıyorlardı. Yüz bin civarında kadının bulunduğu toplama kamplarında gündüz kadınlara tecavüz eden SS subayları, akşam ailelerinin yanlarına döndüklerinde hiç birşey olmamış gibi eşleriyle birlikte oluyorlardı. Yıllar sonra mahkemelerde yargılanırlarken, bu durumu nasıl tolere edebildikleri sorulduğunda, bunun bir görev olduğuna inandıklarını, mevcut konjonktürde de başka türlü davranmalarının mümkün olmadığını ifade ediyorlardı. Bir kısmı ise, yaptıklarından hiçbir pişmanlık duymadıklarını, yahudilerin hayatının bir değeri olmadığına inandıklarını söylüyordu.”

İçlerinde olabilecek bir kaç erdemli hariç, Allah kimseyi şu andaki hakim ve savcıların durumuna düşürmesin! Zor! Hem adalet dağıtan bir mekanizmanın bir parçası olacaksın, tarafsız olacağına, hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağına yemin edeceksin, hem de yazdığın iddianamenin/verdiğin kararın altının boş olduğunu bile bile masumları hürriyetinden mahrum bırakacaksın. Tüm bunları da hukuk normlarına göre değil, sana dayatılan talimatlar doğrultusunda bilerek ve isteyerek, ya da istemeyerek ama bilerek yapacaksın. Sonuç değişmiyor neticede… Her vicdan kaldırmaz bunu, kaldıramaz. Otobüsümüz ya da uçağımız bir-iki saat gecikince nasıl iç hafakanlar yaşadığımızı hepimiz biliriz. Çatacak bir yetkili ararız öfkeyle kaynayan içimizi soğutmak için. Ya da bir zorbanın bizi silahla rehin alıp bir gün hapsettiğini düşünelim. Bir gün, sadece bir gün hürriyetimizi gasbeden o şahıs hakkında ne düşünürüz? İçimiz yanarak isteriz ve bekleriz ki bir gün adalete hesap versin. O zorba bunu bir menfaat veya intikam amacıyla, sonuçta kişisel bir nedenle yapmıştır. Peki, bir gün değil, bin gün değil, binlerce gün insanları haksız yere hürriyetinden mahrum bırakanları, üstelik bunu, üstüne giydikleri savcı/hakim cübbesiyle ve sözde kamu adına yapanları nereye koymalı? “Şeriatın kestiği parmak acımaz” demiş büyüklerimiz. Âmenna. Savcı ve Hakimler elbette kamu adına adaletin tesisi için çalışacaklar ve hüküm verecekler, bunun için maaş alıyorlar. Ama “suç” dedikleri olgunun ve bu suçun karşılığı olan “ceza”nın kanunda yazılı olması koşuluyla… Peki, kanunen suç olmayan eylemlerden dolayı hapse atılan insanların suçu ve cezası hangi kanunlarda yazılı? Ya “cezaların şahsiliği” prensibi ne olacak? Bunu bile bile, göz göre göre hukuku (aynı zamanda kendilerinin ve mesleklerinin onurunu) ayaklar altına alan hakim ve savcıları nereye koyacağız?  Hani şu, bir şüpheliden (teröristten!) dolayı, o şüphelinin anasını, babasını, eşini, çocuklarını, hatta akrabalarını tutuklayan hakim ve savcılar var ya, işte onlardan bahsediyorum. Bugün açtıkları dosyaların, verdikleri kararların nerede ve nasıl alındığını, Mısır’daki Sağır Sultan bile biliyor. Bu hakim ve savcıların gece yastığa başlarını koyduklarında neler düşündüklerini, neler hissettiklerini merak ediyorum. Yastıkları yumuşak mı mesela? Oda sıcaklığı iyi mi? Mis kokulu yataklarda uykuya dalmadan önce, sekiz kişilik hapishane odalarına tıktıkları 20 kişinin, yerlerde, kirli çarşaf ve battaniyelerle yattıklarını hiç akıllarına getiriyorlar mı acaba? Getirip de, “Oh olsun! Kim dedi onlara gazete abonesi olun diye!” düşünüyorlar mı acaba? Ya da kendi çocuklarına hediyeler alıp, parklarda, bahçelerde, AVM’lerde eğlendirirlerken, henüz gökyüzünün mavisini, kelebeklerin rengini hiç görmemiş, kuzuların sesini hiç duymamış, hapiste anneleriyle beraber büyüyen bebek ve çocukları kendi çocuklarıyla kıyaslıyorlar mı acaba? Ve onların annelerini düşünüp, sonra da; “Oh olsun! Kim dedi onlara kermes için börek pişirip de satın diye!” dedikleri oluyor mu acaba? Zannetmiyorum. Zira biraz empati yapabilmeyi becerebilselerdi, güce boyun eğip her gün bu ağır vebal altında yaşamaktansa onurlu bir şekilde istifa etmeyi düşünürlerdi. Binlerce gündür, suçsuz olduklarını çok iyi bildikleri insanları en onulmaz şartlarda keyfice, vicdansızca içerde tutan Saray savcı ve hakimlerinin Nazi doktor-subaylarından bir farkı var mı sizce?

Birileri şöyle mi düşünür acaba? Eee, ne yapsınlar yani? Tek adam rejiminin kamçısı tepelerinde iken nasıl hukuka ve vicdanlarına göre harekete edebilirler ki? Hele bir “Saray İradesi”ne aykırı bir şey yapsınlar! Bir gün sonra açığa alınırlar, çok geçmeden de içeri tıkılırlar. Hem de içeri tıktıklarına yöneltilen aynı suçlamayla… Peki, bu onları mazur kılar mı? Hak yeme hakkı verir mi? Yani, şunlar kabul edilebilir bir mazeret midir?;

  • Güç karşısında korkuyorsan, boyun eğip, iradeni ipotek altına aldırabilirsin!
  • Kişisel menfaatin öyle gerektiriyorsa, adaletli davranma mecburiyetinde değilsin!
  • Kişisel inançların yada düşüncelerin, şüpheli dediklerininkiyle tezatsa, intikam alma saikiyle hareket edebilirsin!
  • Vicdanınla cüzdanın arasında sıkıştıysan, cüzdanını tercih edebilirsin!
  • Şartlar çok zorladıysa, siyasetin köpeği olabilirsin!…

Şu ana kadar meslekten atılan veya hapishaneye gönderilen hakim ve savcılar, kendilerini savunma hakkı bulamadan tarumar edildiler. Hapisteki meslektaşlarının akibetinden ders çıkarıp(!) “sağdan hizaya gel” komutuna boyun eğenler, muhalif ama âdil bir karar vermeleri durumunda, meslektaşlarının başlarına gelenlerin kendi başlarına da geleceğinden mi korkuyorlar? Şayet bundan korkuyorlarsa, onurlarıyla istifa etmeyi/emekli olmayı düşünmeliler. Zira bu yük, taşınabilecek cinsten değil! Masum insanların hayatıyla oynamak kaldırılabilecek bir yük değil! Gerekirse atılan meslaktaşları gibi pazarda limon satmayı, evlere temizliğe gitmeyi göze alsınlar, ama insanlık onurunu kurtarsınlar. Çocuklarına anlatacak bir hikayeleri olsun!

Herkesin karakteri zor zamanlarda belli olur. Zoru görünce, onursuz davranmanın, meslek yemininden dönmenin mazereti olur mu? Bugün halka cevreden, Ahmet Altan’ın tabiriyle cübbe giyen ve adına “Hakim/Savcı” denilen ve insan kaderiyle böyle fütursuzca oynayanlar, başka bir deyimle, motivasyonu ne olursa olsun hukuk cellatlığı yapanlar, sebep oldukları katliamın farkındalar mı acaba?

Dayandıkları gücün “teröristler” diye yaftaladığı masumları hapise tıkmada çok cesur olan Saray’ın hakim ve savcıları, mafya babalarının tehditleri, silahlı çetelerin çatışmaları, rüşvetin, talanın ve yolsuzluğun yaygınlaşması, ülkenin yandaş ve yabancılara peşkeş çekilmesi karşısında pek sünepe bir görüntü veriyorlar. Ne kadar da acınacak haldeler!

Zilletle yaşamaktansa izzetle ölmeyi tercih edenler, arkalarında onurlu bir hikaye, ahlak ve fazilet adına da güzel bir miras bırakmış olurlar.

Herşeye rağmen onurlu ve âdil olanlara, olmaya çalışanlara Allah selamet versin ve muhafaza etsin! Onlar da şu Korona salgını günlerinde Meclis’te ebediyyen kaybeden vekillerin sorumluluğuna ortak olmasınlar ve hiç olmazsa tutukluları, hasta ve yaşlıları, çocuklu kadınları tahliye etsinler.

Sözüm, yarası olanlara; Hukuksuz olduğunu bile bile kendilerine dayatılan emir ve talimatları yerine getirenler, hukuksuzluğun kök salıp yerleşmesine sebep olanlar, motivasyonu ne olursa olsun hukuku katledenler, böylelikle milyonlarca masumun âhını alanlar, her aynanın karşısına geçtiklerinde karşılarındaki görüntünün gözlerine derince baksınlar ve ondan gelen sese kulak versinler; Onun “Sen bir onursuzsun!” dediğini vicdanlarında duyacaklardır. Denemesi bedava… Tanıdık bir yargı mensubu denediğini ve emekli olma kararı aldığını söylemişti…