Cemil EMİN /

Güney Kore… Yıl 1997… Başkanlık seçimlerine günler kalmış. İki aday öne çıkmış durumda: biri muhafazakârların adayı Lee Hoi-chang, diğeri liberal aday Kim-Dae-jung. Anketler liberal adayın seçimi önde tamamlayacağını gösteriyor. Güney Kore istihbaratı elbette muhafazakâr adayı destekliyor ve “komünist Kim”in kazanmasını “beka” sorunu olarak görüyor. Bunun için bir dizi operasyona başlıyorlar. Kullandıkları yöntemin ismi ise “Kuzey Rüzgârı.”

“Kuzey Rüzgârı” olgusunu şöyle tanımlıyorlar: Kuzey’in Güney’ı hedef alan seçim öncesi yapacağı bir askeri saldırının, Güney’deki kararsız seçmenin muhafazakârlara kaymasını netice veren bir eğilim oluşturması.

Seçime günler kala Güney Kore istihbaratı ve muhafazakâr siyasetçiler, Kuzey Kore’yi para karşılığı kendi topraklarına bir askeri saldırı düzenlemek için gerçekleştirdikleri gizli toplantıda ikna ediyorlar. Kuzey Kore diktatörü Kim Jong-il’in de onayı alınan saldırı ile liberal adayın önünün kesilmesi planlanıyor. Ama bir şeyler ters gidiyor. Saldırı gerçekleşmiyor ve liberal aday Kim-Dae-jung seçimi kazanıyor.

Hikâye size film senaryosu gibi gelebilir. Gerçekten de 2018 yılı yapımı The Spy Gone North filmi bu konuyu işliyor. Ancak hikâye gerçek. Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme projesini araştırmak üzere görevlendirilen ve “Black Venus” kod adını kullanan Park Chae-seo’nun gerçek hikayesi anlatılıyor filmde. Black Venus, 1997’deki saldırıyı engelleyen ve liberal adayın kazanmasını sağlayan kişi.

Kuzey Koreli ajanlar Andaman Denizi üzerinde bir hava saldırısı düzenleyerek Güney’in 1987 başkanlık seçimlerinden üç hafta önce 115 kişiyi öldürür. Ve 1997 cumhurbaşkanlığı seçiminden önce de benzer bir saldırı planlanır. Black Venus verdiği bir röportajda “kendi gözleriyle, Kuzey Korelilerin Güney Korelilerden bir otel odasında aldıkları tomar tomar dolarları saydığını gördüğünü” iddia eder, “Her biri 100.000 ABD Doları olan 36 paket vardı.” Bulgularını liberal aday Kim Dae-jung’un kampanyasına bildirmesi sonucunda saldırının önlendiğini söyler.

2005’te Güney Kore’de patlak veren X-File skandalı, 1997’deki seçim manipülasyonunu doğrulayan kayıtları gün ışığına çıkarır. 1997’deki saldırı pazarlığını yaptığı iddia edilen İstihbarat Şefi Kong Un-young gözaltına alınır, intihar girişiminde bulunur ama başaramaz.

Hikâyenin detaylarını Black Venus hakkında internette yer alan röportaj ve bilgilerden öğrenebilirsiniz. Elbette filmi de mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Bu olayı anlatma sebebime gelince.

Meclis’te bir infaz düzenlemesi yasası var. AKP-MHP ittifakı, terör suçluları adı altında siyasi mahkumları içerde bırakarak cezaevlerini kısmen boşaltmak istiyor. Ama AKP-MHP hariç toplumun tüm kesimleri infaz düzenlemesinin adaletsiz olduğu konusunda birleşmiş durumda. Tepkiler çığ gibi. Tüm siyasi gruplar, özellikle terörist yaftasıyla içeride tutulan masum insanların serbest bırakılması noktasında tek ses olmuş durumda. AKP-MHP ittifakı bu durumu manipüle etmek için elinden geleni yapıyor.

Tam da Meclis’te görüşmelerin yapıldığı esnada Diyarbakır’dan bir saldırı haberi geldi. PKK, sivil insanlara saldırmış ve 5 kişiyi öldürmüştü. Kimse bu saldırıya bir anlam veremiyor. Çünkü PKK çok uzun zamandır saldırı düzenlemiyordu. Öte yandan PKK ile ilişkilendirilip içeride tutulan Demirtaş dahil onlarca HDP’li siyasetçinin de yasa kapsamı içine alınması için ciddi bir toplumsal beklenti oluşmuşken bu saldırının anlamı ne olabilirdi?

Cevabı MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’dan geldi.  Son dakika olarak duyurulan habere göre Yalçın, bu saldırının “bölücü örgütün Meclis’teki siyasi kanadına kırsaldan destek amacı taşıdığını” söyledi bugün. Yazılı bir açıklama yapan Yalçın diyor ki: “Aynı zamanda ‘Ben varım’ demek için düzenlenen bu hain eylemin, ‘Bizi de infaz indirimi kapsamına almazsanız, sivil hedeflere saldırmayı sürdürürüz’ mesajı taşıdığı açıktır. Bilinmelidir ki terörizme bugüne kadar taviz vermeyen Türkiye Cumhuriyeti, bundan sonra da asla çark etmeyecektir. Türkiye’nin nihai hedefi de bilhassa kanlı terör örgütü PKK ve temsilcilerini sonsuzsa kadar susturmaktır.”

Anladınız mı şimdi “Kuzey Rüzgârı” olgusunu? Kore’de olanlar ile Türkiye’de olanlar ne kadar da benzeşiyor. Sadece kutuplar farklı, amaç ve yöntem ise birebir aynı. Güney’den gelen bir saldırı Kuzey’deki yasama faaliyetlerini nasıl manipüle ediyor.

Bu arada Hakan Fidan’ın sözlerini de hatırlamakta fayda var. Ne diyordu bizim İstihbarat Başkanı Suriye’yle savaşa girmek için: “…Şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o. Gerekçe üretilir. Olay böyle bir iradenin ortaya konması…”

Evet gerekçe oluşturulur, önemli olan böyle bir iradenin ortaya konması. Anlaşılan infaz yasası için de ortaya konulmuş güçlü bir irade var. Tabi tecrübe ve deneyim de önemli bu konuda ki bizde fazlasıyla var.

Düşmanların dostluğu da diyebilirsiniz siz buna. Nasıl Güney Kore’yi Kuzey Kore’nin saldırılarından korumak için görevli olan Güney Kore istihbaratı ve muhafazakâr siyasetçileri Kuzey Kore ile anlaşıp kendi askerlerine saldırılmasını istiyorlarsa; aynı şekilde kendini milliyetçi gösteren bazı MHP’lilerin bölücü PKK saldırısının arkasında olma ihtimali de o kadar güçlü olabilir.

Unutulmamalı ki aklın, mantığın ve vicdanın ortadan kalktığı; çıkar ve menfaatlerin yalanlarla yönlendirildiği günlerden geçiyoruz. O yüzden şaşırmayın. Dikkat edin.