Cemil EMİN /

….Kim olduğunu öğrenince onu selamlamaya gitmeyen tek kişi annem olmuştu. “evlenecek olmaları bence çok iyi” demişti bana. “Ama o başka şey, Gerineldo Marquez’i sırtından vurmaları emrini vermiş bir adamın elini sıkmak başka şey”

Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabında bu cümleleri kurmuştu Luisa Santiaga. Albay Gerineldo Marquez aslında Yüzyıllık Yalnızlık kitabında bir karakter. Zaten asıl konumuz ne Gabriel Garcia ne de muhteşem kitapları. Burada asıl konumuz bilge bir ev hanımı rolünde olan Luisa Santiaga’nın belki de oğlundan başka hiç kimsenin fark etmeyeceği sessiz tepkisi. Sessiz tepki diyorum çünkü onca kalabalığın arasında General Petronio San Roman’ın elini sıkıp sıkmadığını ve hatta karşılamaya gidip gitmeyeceğini kimse fark etmeyecekti bile. Buna rağmen Luisa Santiaga kendince onurlu hareketinden geri adım atmamıştı. Olayı hiç uzatmadan “o başka bir şey bu başka bir şey” basitliğine indirmişti. Kitabı okuyan herkes toplumun duyarsızlığından etkilenmiş olabilir. Ama ben Luisa’nın tepkisine takılıp kalmıştım.

Güzel işler yapan birinin yanlış işlerine de göz mü yumulmalıdır? Sınavlardaki gibi üç yanlışının bir doğruyu götüreceği şekilde hesaplama yaparak mı karar vermeliyiz? Yoksa en adaletlisi doğru ve yanlışları terazinin birer kantarına koyarak ölçmek midir?

General Petronio San Roman’ın iç savaş kahramanı olması ve Tucurinca felaketinde Albay Aureliano Buendia’yı yenilgiye uğratan muhafazakar birliğin en büyük övünç kaynaklarından birisi olması, Gerineldo Marquez’in sırtından vurulması emrini vermesini telafi eder mi mesela?

Sonrasında yapmaya çalıştığımız onlarca doğru geçmişte yaptığımız bir yanlışı düzeltebilir mi? Peki yaptığımız yanlış on binlerce insanın hayatını etkiliyor ise yaptığımız üç beş doğru yanlışımızı kapatır mı? Hitler’in binlerce Yahudi’yi gaz odalarında öldürmesini, bütün Almanya’ya yaptırdığı duble yollar affettiremez mesela.

Bir hata, yalnızca aynı hatayı düzeltebilen bir doğru ile düzelir. Fakat zaman kavramı denklemin içine girdiği vakit artık doğru ile de düzeltilemez bir çıkmaza girer. Tıpkı İzzet ÖZGENÇ’in şu anda yapmaya çalıştığı gibi. ÖZGENÇ’in ne Siyasal İslam’a yakın bir kimlik oluşundan, ne İsrail hakkında nefrete yaklaşan söylemlerinden, ne de hakkındaki intihal söylentilerinden bahsetmek istemiyorum. Tam tersine başarı dolu kariyerinden birkaç cümle ile başlamak istiyorum.

2005’teki ceza hukuku reformunun mimarlarından olan Prof.Dr. İzzet ÖZGENÇ, Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın da belediye başkanlığı döneminde danışmanlığını yapmış bir isim olarak karşımıza çıkıyor. ÖZGENÇ’in ayrıca Türk ceza hukuku konusunda yakın dönemde parmakla gösterilen birkaç duayen isimden birisi olduğunu söylemeden de geçmeyelim. Uzun uzadıya kariyerini buraya yazmadım zira yazımızın konusu bu değil.

ÖZGENÇ’in başarılı kariyerini gölgeleyen öyle bir hatası var ki ne geriye dönülmesi ne de telafisi mümkün görünüyor. Çünkü akademik bir görüşü on binlerce kişinin bir gecede terörist sayılmasına dolaylı olarak çoluk çocuk demeden yüz binlerce insanın mağduriyetine sebep oldu. Nasıl mı? Gelin yakın geçmişe birlikte kısa bir seyahat yapalım.

Sene 2016… 15 Temmuz…. Karabasan gibi çöken bir yaz gecesi… Sabahında öğretmeninden doktoruna, ev hanımından üniversite öğrencisine “iltisak” denilerek terörist ilan edilmişti. Bu ilanın en büyük delili olarak “bylock” gösteriliyordu. Darbe teşebbüsünün hemen ardından tasfiyeler sonrası tamamen siyasallaşan yargı kurumu “bylock listesinde ismin var” dediği herkesi iktidarın da isteği doğrultusunda tutukluyordu.  Tutuklananların sayısı on binler ifadesini geçmiş yüz binler kavramına dayanmıştı.

Minarelerdeki salavatlar durmuş, darbe teşebbüsünün ilk ateşi sönmüş, tutuklamaların ilk hızı kesildiği zaman, bir programı akıllı telefona kurmak, kullanmak vb. kavramların suç olup olmadığı konusunda son kalan birkaç vicdanlı hukukçu çok ciddi tartışmalar başlatmıştı. Mahkemeler her ne kadar iktidar korkusuyla tutuklama yapıyor olsalar da karar veren hakimler “bylock” konusunda çok ciddi endişe taşıyorlardı. İşte tam da bu zamanda hem iktidarın hem de kendi yargısının imdadına  ceza hukuku duayeni!!! ÖZGENÇ yetişmişti. Hem de tesadüfün bu kadarı da olmaz denecek cinsten bir durumla.

Sayın ÖZGENÇ, bir ceza hukuku profesörü olarak “Suç Örgütleri” isimli akademik bir kitap yazmış ve Seçkin Yayınevi’nde 2010 yılında ilk baskısı yapılmıştı. Kitabın 7. baskısının ilk baskıdan üç yıl sonra 2013 Ekim ayında yapıldığını görüyoruz. Ortalama bir hesap yaptığımızda altı ayda bir kitabın baskısı yapılmış. Alanında gayet başarılı bir çalışma olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Lakin işler bundan sonra ilginçleşiyor. Çünkü üç yıl içinde yedi baskı gören kitap, sonrasındaki yaklaşık dört yıl boyunca baskı yapmıyor. Kitaba eskisi kadar talep kalmadığı tahmininde bulunarak bahsi kapatıyorum.

Darbe teşebbüsü Sayın ÖZGENÇ’e ilham kaynağı oluyor ve yaklaşık dört yıldır basımı yapılmayan kitabını ek bölüm koyarak genişletiyor. Tabi ki ek bölümün başlığını da ilham kaynağı oluşturuyor: “15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Teşebbüsü Bağlamında Ceza Sorumluluğu”. Bir ceza hukukçusu olarak bu konuda çalışma yapmış olması tabi ki de yadırganamaz. Fakat başlık altında yazmış olduğu bir paragraflık görüşü var ki işte on binlerce insanı doğrudan, yüz binlerce insanı dolaylı olarak zulme maruz bıraktı. Gelin sözü kitabın 8. baskısı yapılan 2017 Şubat tarihinde bırakalım ve dikkatimizi aynı dönemdeki başka bir gelişmeye çevirelim.

Ceza hukuku duayeni Sayın ÖZGENÇ’in kitabının 8. baskısından sadece iki ay gibi kısa bir süre sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi ilk derece mahkemesi olarak 2017 Nisan ayında bylock için emsal teşkil edecek bir karar verdi. Yüksek yargı organı tarafından verilen ilk bylock kararı olması sebebiyle de çok ama çok ayrı bir öneme sahipti. Bu karar ile bylock tek başına terör örgütü üyeliği için yeterli sayıldı. Bylock verilerinin elde ediliş şekli ya da delil olarak kabul edilemeyeceği hususları yazımızın konusu olmadığından bahsetmeyeceğim. Zaten hakkında yeterince yazıldı çizildi.

Peki dört yıldır baskısı olmayıp darbe teşebbüsüyle birlikte gelen ilham sonrası 8. Baskısı yapılan ÖZGENÇ’in “Suç Örgütleri” kitabı ile Yargıtay 16 Ceza Dairesi’nin kararı arasında ne gibi bir iltisak!!! olabilirdi. Cevabı çok basitti. 2017 Şubat ayında baskı gören kitabın sonradan eklenen bölümündeki tek cümlelik bir paragraf iki ay sonra 2017 Nisan tarihindeki Yargıtay kararına “öğreti” olarak girecekti. Ne var ki koskoca kararda bylock hakkında ÖZGENÇ’ten yapılan alıntı dışında başka da bir öğreti bulunmayacaktı. Kitabın daha önceki yedi baskısında bulunmayan o cümleye gelin birlikte bakalım;

Kişinin, suç işlemek amacıyla oluşturulmuş ve münhasıran bir suç örgütünün mensupları tarafından kullanılmakta olan bir ağ bu özelliğini bilerek (kasten) dahil olması ve hatta bu ağı iletişim için kullanılması, iletişim içerikleri tespit edilmese bile, hakkında en azından bir suç örgütünün üye olmaktan dolayı mahkumiyet hükmü kurulması için yeterli kabul edilmelidir…” (İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, 8.Baskı, s. 88, 89)

İşte bu öğreti doğrultusunda Yargıtay terör örgüt üyeliği suçlamasını şu basit kıstasa indirgeyecekti

“…bu ağa dahil olan sanıkların ağ içinde başka bir kişi ile görüşme yapmış olması da gerekmez

Yargıtay’ın bu kararı bütün mahkeme hakimlerine rahat bir nefes aldırmış, binlerce karar tek celsede verilmeye başlanmıştı. Anayasa Mahkemesi yalnızca iki ay sonra 16. Ceza Dairesi’nin verdiği karara atıfta bulunarak bylock kullanmanın delil olarak tek başına yeterli olduğuna karar verecekti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da beş ay sonra kararı onaylayacak ve yerleşik içtihat haline getirecekti.

On binlerce insanın tutuklanıp mazlum olmasından mıdır bilinmez Sayın ÖZGENÇ hatasını telafi etmek için sosyal medya hesabından birçok kez hukuki düşüncesini paylaşmıştır. 2017 Eylülde yaptığı önemli bir paylaşıma bakalım:

Kişi, kapalı devre bir iletişim ağı olduğunu bilerek bu sisteme dahil olmuş olabilir. Salt bu bilgi ceza hukuku sorumluluğu için yeterli değildir.

Sayın ÖZGENÇ bu paylaşımı yaptığında on binlerce insanın cezaevlerine gireli bir yılı geçtiğini belirtmeden geçemeyeceğim.

Darbe teşebbüsünden üç yıl sonra Hacı Bayram Üniversitesi 2019 Temmuzunda “Darbe Teşebbüsüne İştirak ve Ceza Hukuku Sorumluluğu” konulu bir panel düzenledi. Paneldeki konuşmacılardan olan Sayın ÖZGENÇ’in –bence- günah çıkarma diyebileceğimiz- şu cümlelerine kulak verelim isterseniz:

Bu kadar fazla örgüt üyesi üretmenin suç siyaseti bakımından sakıncalı olduğunu düşünüyoruz. Ve bu örgüt üyesi diye ürettiğimiz insanların toplumda eğitim görmüş bir kesim olduğunu da göz ardı etmeyelim. Yüz binlerce insan örgüt üyeliğiyle ilişkilendiren bir süreç işletiyoruz. Bu doğru bir süreç değil. Hepimiz bir yanlışın içinde olabiliriz. Ama bu yanlışın üzerine bu insanları terör örgütüyle ilişkilendirerek gidemeyiz. Bunun altından bizim hukuk devleti olarak çıkma şansımız yok. Terör örgütüyle ilgili mahkûmiyet kararları verilebilir, ama bunları somut suç temelli olarak vermek lâzım gelir.

Sayın ÖZGENÇ’in uzun konuşmasının içerisinde ancak cımbızla fark edilebilecek bir cümlesi kelime yığınları arasında belki de kaybolup gitmişti. Kendisini de içine kattığı bir hatanın özrünü söylemeye çabalıyordu belki de: “Hepimiz bir yanlışın içinde olabiliriz.

“Yaptığı hatanın farkına varmış en azından” diyenleri duyabiliyorum. Her görüşe saygım var. Fakat ben girişte yazdığım Luisa Santiaga’nın sözü ile yazımı noktalamak istiyorum;

Ama o başka şey, Gerineldo Marquez’i sırtından vurmaları emrini vermiş bir adamın elini sıkmak başka şey.