Emekli Emniyet Müdürü /

Kısa yazı dizimizin 3. ve son bölümünde sonuç ve önerilere yer vermek istiyoruz.

Uluslararası mevzuatta ve AB müktesebatında terörizmle mücadele konusunda ortaya konulan çok sayıdaki anlaşma, karar ve önergenin bu çetrefilli konuya sihirli bir hap gibi çözüm bulamadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Yine de sayıları bir hayli fazla olan bu anlaşma ve kararların ortak noktasının; terörle etkin mücadeleye odaklanmak, bunu yaparken de mutlak surette ve her fırsatta evrensel insan haklarına saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurgulamak olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, bu kadar uzun ve çok sayıdaki terörle mücadele mevzuatının temel gayesi; bireyleri, toplumu, devletleri ve uluslararası kuruluşları terörizmden etkin bir şekilde korumak iken, temel prensibi ise, insan haklarına mutlak riayetle, birey ve toplumların özgürlük alanını olabildiğince geniş tutmaktır.

Konunun hukuki, bilimsel, insani ve vicdani zemini sağlam tesis edilmedikçe, hiçbir öneri ve teklifin işe yaramayacağını vurgulayarak, yine de sorunlu “Terörle Mücadele Kanunu” hakkında teknik olarak aşağıdaki hususları, konuya ilgi duyanların dikkatine sunmak isterim;

  1. “Terör Örgütü Üyeliği” muğlaklıktan kurtarılmalıdır; Bunun için “Terör Zanlısı” ile “Siyasi/Politik Zanlı” ayırımı, kanunen net olarak ortaya konulmalı, “Siyasi/Politik” zanlılar için, şayet yaptıkları eylem suç teşkil ediyorsa, ayrı cezâi müeyyide uygulanmalı, TMK çerçevesine tabi olmamalıdırlar. Bunun sebebi çok basittir. Bir eğlence merkezini veya alış-veriş merkezini bombalayarak insanların ölümüne sebep veren kişi kanunen “Terörist” olarak adlandırılmaktadır ve terör suçlusudur. (TMK çerçevesinde yargılanır.) Oysa, bir gazetede yazı yazan, haber yapan yüzlerce kişi de kanunen “Terörist” olarak adlandırılmaktadır ve TMK çerçevesinde yargılanmaktadır. Bunun gibi, kafa kesen, askerlerimizi diri diri yakan El-Kaide militanları kanunen “Terörist” olarak adlandırılmaktadır ve terör suçlusudur. (TMK çerçevesinde yargılanır.) Oysa, bir derneğe üye olduğu için, resmi bir bankaya para yatırdığı için, çocuğunu belli bir kesime ait olan ama yasal olarak işletilen bir okula gönderdiği için vs…. suçlanan kişiler de kanunen “Terörist” olarak adlandırılmaktadır ve TMK çerçevesinde yargılanmaktadır. Terör örgütü üyeliği suçu ancak kasten işlenebilen bir suç olup, bu suç taksirle işlenemez. Bu suç ile suçlanabilmek için, kişinin bir örgüte, terör örgütü olduğunu bilerek ve isteyerek üye olması veya üyeliği gösteren eylemlerde bulunması gerekir. (TCK m. 21). AB Müktesebatı da böyle söylemektedir. Her ne surette olursa olsun, cebir ve şiddete bulaşmamış, TMK’nun 1. maddesinde belirtilen amaçları gerçekleştirmek için yine 1. maddede belirtilen yollardan birine başvurmamış kişilerin, sırf devlet tarafından kendilerine yapıştırılan terörist sıfatı nedeniyle yargı konusu yapılmaları bir hukuk katliamıdır. Mevcut hukuki çerçeve, silahlı bir terör örgütü mensubuyla, sivil bir gösterici, hatta gösterilere katılmamış bile olsa, yasaklanmış bir örgütle irtibatı, iltisakı, aidiyeti bulunduğu gibi soyut iddialarla suçlanan bir birey arasında hiçbir ayrım yapmamaktadır.
  2. “Hukukilik ve Öngörülebilirlik” prensiplerine riayet edilmelidir; Ceza kanunlarında “Hukukilik ve Öngörülebilirlik” prensipleri yoruma mahal bırakmayacak şekilde belirlenmeli ve uygulamada bu ilkelere riayet edilmelidir. Bu husus, Avrupa Konseyi’nce 15 Mart 2017’de kabul edilen ve AB Resmi Gazetesinde yayınlanan Direktif’te de ele alınmaktadır. (Avrupa Konseyi Direktifi, 2017/541, AB Resmi Gazetede yayın tarihi 31.03.2017). Yukarda da izah edildiği gibi, yasal bir derneğe üye olanlar, yasal bir bankaya para yatıranlar veya yasal okullara çocuklarını gönderenler, bu eylemlerinden dolayı yargılanmaktadırlar. Bu durum, tam olarak hukukilik ve öngörülebilirlik prensiplerinin ihlalinden kaynaklanmaktadır ve bu uygulamaların acilen sonlandırılması ve mağduriyetlerin tazmin edilmesi gerekmektedir.
  3. “Kanunilik” ve “Suç ve Cezaların Geçmişe Yürümezliği” ilkelerine uyulmalıdır; İşlendiği zaman suç teşkil etmeyen fiillerden dolayı, bireyleri terör örgütü üyeliğinden yargılamak, ceza kanunlarının keyfi uygulanmasıdır. Kişi, mensubu olduğu bir oluşumun terör örgütü olduğunu bilmiyorsa, ya da o oluşum daha sonra bir terör örgütü olarak ilan edildiyse, bu kişilerin daha önceki suç teşkil etmeyen eylem ve söylemlerinden dolayı terör suçu kapsamında yargılanmaları mümkün olmamalıdır. Ayrıca, terör örgütüne üyelik veya yöneticilik nedeniyle açılan ceza davalarında, sorumluluk açısından belirli bir başlangıç tarihinin belirlenmesi gerekir. Bu zorunluluk, özellikle TCK’nın 21. maddesinin bir gereğidir. Hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkesinin gereği olarak, bir yapının sadece terör örgütü olduğu ilan edildikten sonraki iradi faaliyetleri cezai sorumluluğa esas alınabilir. Geçmişteki yasal faaliyetler suçlamalara dayanak yapılırsa, AİHS’nin 7. maddesinde öngörülen “Suç ve cezaların geçmişe yürümezliği” ilkesi ihlal edilir; hiç kimse işlediği zaman suç olmayan bir eylemden dolayı suçlanamaz (AİHS m. 7, AY m. 38/1 ve TCK m. 2 ve 7). Kişiler, geçmişte sivil toplum örgütü olarak gördükleri yapı içindeki faaliyetleri nedeniyle, terör örgütü kabul edildikten sonrası için sorumlu tutulamazlar; sadece terör örgütü ilan edildikten sonraki iradi faaliyetler cezai sorumluluğa dayanak yapılabilir. Bunun için de iddia edilen örgüte ait bulgular, âdil ve bağımsız mahkemeler tarafından ortaya konulmuş olmalıdır. Adil yargılanma hakkının güvence altına alınabilmesi için de, herşeyden önce ortada AİHS’nin 6. Maddesinin gereklerine uygun bir “mahkemenin” bulunması gerekir. Zira, “Bir organ, (özellikle yürütme organına karşı) bağımsız ve tarafsız değilse, ismi mahkeme de olsa, “Mahkeme” sıfatının kullanılmasını dahi hak etmez.” (AİHM Beaumartin v. France – Chevrol v. France kararı)
  4. “Örgüt Adına Suç İşlemek” düzenlemesi yeniden dizayn edilmelidir; Terörle Mücadele Kanunu’nun 2/2.Maddesi’nin (Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar) ile Türk Ceza Kanunu’nun 220/6 Maddesinin (Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek) hükümleri somut ve hukuki argümanlarla yeniden dizayn edilmelidir. Bazı terör şüphelilerinin Devlet tarafından bir terör örgütüne veya terör örgütü olduğu iddia edilen bir gruba ideolojik destek verdikleri inancına bağlı kalınarak cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. Bu kişilerin yaptıkları eylem -velev ki bir suç oluşturuyorsa dahi- ceza kanunlarında karşılığı vardır. “Örgüte üye olmamakla birlikte, örgüt adına suç işleyenler…” denilerek, bu kişilerin, bir suçtan dolayı bir birey olarak işledikleri takdirde alacakları cezadan daha ağır bir cezaya çarptırıldıkları görülmektedir.
  5. “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesi mutlak surette geri getirilmelidir; Devlet erkini çek-balans sistemi olmadan yöneten bir rejim, halkına hizmet etmekle yükümlü iken, kendi halkına zulmeden bir yapıya dönüşür. Türkiye’de yaşanan durum budur. Tüm muhalifler, siyasi görüşü, etnik kimliği veya inancı ne olursa olsun “terörist”, “vatan haini”, “ajan”, “casus” gibi sıfatlarla yargılanmaktadır. Bunun adı “Devlet Terörü”dür. Devlet denen mekanizmanın çarklarına karşı durmak da oldukça zordur. Yasal muhalefet, hukukilik, hesap verebilirlik ve şeffaflık ekseninde mevcut rejimi zorlamalı, uluslararası toplum da, her tür politik ve ekonomik mütalaadan uzak kalarak, evrensel insan hakları çerçevesinde, uygulamaları bu kapsama giren yönetimlere karşı gerekli tedbirleri almalı ve en etkin müeyyideleri uygulamalıdır.
  6. Kanunların keyfi kullanımına karşı yaptırım getirilmelidir; Mevcut Rejim, 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe girişimin sorumlusu olarak kabul ettiği ve terörist bir yapılanma olarak adlandırdığı bir yapının üyesi oldukları gerekçesiyle yaklaşık 600,000 kişi hakkında terörizm suçlamasıyla adli işlem yapmıştır. Somut olaydaki özel suç tipi “darbe teşebbüsü’ olup, bu suç Türk Ceza Kanunu’nda özel olarak düzenlenmiştir. 000 asker, 30.000 polis, 50.000 öğretmen, 5.000 hakim ve savcı, 7.000 akademisyen ve binlerce diğer meslek gruplarına ait devlet memuru, savunma hakkı verilmeden, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi bahane edilerek terör suçlamasıyla işinden atılmıştır. Bunların bir çoğu da tutuklanmıştır ve yargılamaları devam etmektedir. Suç ve cezaların şahsiliği prensibinin bir sonucu olarak, atılı suçla hiçbir ilgisi olmayan yüzbinlerce insanın adli takibata uğraması ve suçlu kabul edilmesi imkânsızdır. Kanuna uygun olmayan delillerle, alenen kanunları ihlal eden ve yasalar emrettiği için değil, siyasi iradenin talimatlarıyla hareket eden kamu personeline yönelik ciddi yaptırımlar getirilmeli, hükmedilecek tazminatlar bu kişilere rücu ettirilmelidir.
  7. “İfade Özgürlüğü” genişletilmelidir; Türkiye, mevcut iktidarın eleştiriye tahammülünün olmadığı, en ufak eleştiri getirenlerin bile yargılandığı bir ülke konumundadır. Türkiye’de ifade özgürlüğünün, bir terör örgütü ile bağlantısını gösteren somut delillerle desteklenmeksizin “terörizm propagandası yapma” veya “terör örgütlerine üye olma” nın delili şeklinde suçlamaya dönüştürüldüğü gözlemlenmektedir. İfade hürriyeti bağlamında, cebir ve şiddeti teşvik etmeyen hiç bir ifadeye ceza verilmemeli, iktidarı eleştirenlere terörist muamelesi yapılmamalıdır. Bu bağlamda TMK’nın 7/2 maddesinin kapsamı daraltılarak hangi eylem veya söylemlerin cebir ve şiddete teşvik eden propaganda olduğu muğlaklıktan kurtarılmalıdır. İfade özgürlüğü kapsamında suç teşkil edecek fiillerin kanunda açıkça tanımlanmaması, gereksiz ve ölçüsüz kısıtlamalara yol açmaktadır. Dolayısıyla, sadece şiddet ve tehdit içeren propaganda TMK/7-2’de yasaklanmışken, kanun çok geniş ve orantısız yorumlanarak insanlar mağdur ve mahkum edilmektedir.
  8. TMK’daki (Md 19) Ödül Sistemi kaldırılmalıdır; Bazı ülkelerde aranan suçluların yerini ödül karşılığı ihbar edenlerin ve yakalanmasını sağlayanların ödüllendirildiği bilinmekle birlikte, bu uygulama, otoriter rejimlerde muhalifleri avlama aracına dönmektedir. Bu rejimlerin, muhaliflerine karşı yürüttüğü haksız ve mesnetsiz soruşturmalar, tutuklananların uzun süre tutuklu kalmaları ve adil yargılanma imkanı bulamamaları, cezaevlerinde vuku bulan işkence, kötü muamele ve şüpheli ölümler, tedavi haklarından mahrumiyet gibi en ağır insan hakları ihlalleri, rejim muhaliflerini ya yurtdışına kaçmaya veya ülkelerinde saklanmaya zorlamaktadır. Böyle bir atmosferde rejimin hışmından kaçan insanlar, kendilerine savunma hakkı verilmeden ve “Masumiyet Karinesi” çiğnenerek “terörist” ilan edilmekte, sonra da başlarına ödül konulmaktadır. Bu uygulama, ya tamamen kaldırılmalı, ya da hukukun tam sağlıklı işlediği ortamlarda, adil ve bağımsız yargılama süreçlerinden sonra devreye sokulmalıdır.
  9. Asılsız, imzasız, anonim ihbarlar dikkate alınmamalıdır; Asılsız ihbarların önlenmesinde en önemli faktörlerden biri, anonim ve imzasız ihbarların dikkate alınmamasıdır. Son birkaç yıldan bu yana bazı kamu görevlilerinin, gelen ihbarları anonim veya imzasız olup olmadığına bakmaksızın işleme koydukları görülmüştür. Bu da, bazı insanlar için onarılamaz mağduriyetlere sebebiyet vermiştir.

Netice; Yanlış ve keyfi uygulamaları önlemek için yoruma gerek kalmayacak şekilde net bir mevzuatın varlığı önemli olmakla birlikte, bundan çok daha önemli olanı, mevzuatın hukuk normlarına uygun, âdil, bağımsız ve tarafsız bir şekilde uygulanmasıdır. Tüm dünyanın üzerinde ittifakla anlaştığı mükemmel bir terörle mücadele mevzuatı ortaya konulsa bile, onu uygulayacak kişilerin, bağımsızlığını kaybetmiş, tarafgir, adaletsiz ve nâ-ehil olduğu toplumlarda, böyle bir mevzuat bile hiçbir işe yaramayacaktır. Tüm hastalıkları bir dakika içinde tespit, teşhis ve tedavi edebilen mükemmel ve kompleks bir cihaz geliştirildiğini düşünelim. Tespit ettiği her hastalığın tedavisi için özel düğmeleri bulunan böyle bir cihaza hastaları sokarak ve düğmelerle rastgele oynayarak hastanın ölümüne sebebiyet veren, ya da bu güzel cihazı nasıl kullanacağını bilmediğinden hastaya aspirin yazıp başından savan sağlık personelinin bu cihaza sahip olmasının hiçbir işe yaramaması gibi, en güzel kanun ve mevzuat dahi, taraflı ve nâ-ehil insanların elinde hiçbir işe yaramaz, hatta bir ölüm makinasına dönüşebilir.

Son söz Şeyh Edebâliden olsun; “İnsanı yaşat ki, Devlet yaşasın!”