Emekli Emniyet Müdürü /

Terörizmin tanımı, ülkeler ve uluslararası örgütler için bir ikilem olmaya devam etmektedir. Her ülke ve kuruluşun kendi varoluş amaçlarına uygun tanımları vardır. Yoğun terörist saldırılara uğrayan demokratik ülkeler terör sorunuyla baş edebilmek için sıkı önlemler almakla birlikte, vatandaşlarının güvenliğini sağlarken temel hak ve özgürlüklerin korunmasına da azami gayret göstermektedirler. Dikta rejimler ise, temel hak ve özgürlüklerin korunması ile güvenliğin sağlanması arasındaki dengeyi koruyamadıklarından, ya da korumak istemediklerinden, terörizmle mücadele bahanesiyle kendi vatandaşlarına zulmetmek için yasal düzenlemeler çıkarmakta veya mevcut düzenlemeleri keyfice yorumlayarak toplumu hukuk sopasıyla şekillendirmeye çalışmaktadırlar.

Tanımlardan ziyade, temel insan haklarını ihlal etmeden toplulukları terörizmden etkili bir şekilde korumak hayati bir önem taşımaktadır. Bu nedenle, bir terörle mücadele yasası yürürlüğe konulurken, uygulayıcıların, başka bir deyişle kolluk gücü ve yargının, yasal hükümleri keyfice yorumlamasına imkan vermeyecek tarzda ince ayar yapılması bir gerekliliktir. Özellikle de muhaliflerin terörist olduğu düşünülen toplumlarda “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin ne kadar hayatî olduğunu vurgulamak gerekir. Zira, bugüne kadar küresel çapta tecrübe edilen gerçek şudur ki, yürütme erkinin mutlak ve denetimsiz bir şekilde kontrolü eline aldığı ülkelerde, yasama, işlevsiz bir sembol olarak kalmakta, kolluk ve yargı da tam bir zulüm mekanizmasına dönüşmektedir. Bugün Türkiye’de yaşanan durumun özeti de budur.

Terörle Mücadele Kanunu’nun kötüye kullanılması yoluyla Türkiye’deki muhaliflerin bastırılması tüm şiddetiyle devam etmektedir. Her ne kadar muhalefet, söz konusu uygulamaları eleştiriyor gibi gözükse de, bu eleştiriler (ve muhalefetin kendisi), tüm dikta rejimlerinde olduğu gibi, ülkedeki tüm erklerin gücünü tekelinde toplamış iktidar nazarında etkisiz ve işlevsiz kalmaktadır.

Mevcut TMK’nun uygulamadaki yansımaları nasıldır? Sorun nereden kaynaklanmaktadır?

15 Temmuz sözde darbe girişiminden sonra “Terörizm” suçlamasıyla soruşturmaya uğrayan insan sayısının resmi rakamlara göre 600.000’e yaklaştığı, aileleriyle birlikte sayıları milyonları bulan kitlelerin yaşam hakkı dahil, çok ciddi hak kayıplarına uğradıkları (ve uğramaya devam ettikleri) gözönüne alındığında, Türkiye’de adli bir kısım işlerin sağlıklı yürümediği, hukuk maskesi altında çok ciddi hak ihlalleri yaşandığı açıkça görülmektedir. Söz konusu ihlallerin önemli bir kısmı, TMK’nun içeriğindeki muğlaklıklardan ve zaten muğlak olan bu yasanın, bağımsızlığını kaybettiği artık tescillenmiş olan bir yargı elinde bir kıyım mekanizmasına dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, son 5 yılda “terör” suçlamasıyla soruşturmaya tabi tutulan insan sayısı 580.000’dir. Bunlardan ortalama 100.000’i tutuklanmıştır. 10.000’i kadın olan 30.000 kişi, hâlâ hapishanelerde tutulmaktadır. Yaklaşık 800 çocuk annesiyle birlikte hapishanede büyümektedir. Mevcut rejimin yargı üzerindeki baskısıyla, davaların çoğu, teknik anlamda yetersiz ve eksik soruşturma ve kovuşturmalarla kısa sürede karara bağlanmış ve sanıkların birçoğuna ağır cezalar verilmiştir.

TMK’nun bir çok maddesi ince elemeye tabi tutulabilir. Ancak burada ciddi mağduriyetlere sebep olan bazı maddeleri incelenecektir.

TMK Maddde 1 ve 2;  

Terör tanımı; “Madde 1: Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”

Terör suçlusu; “Madde 2: Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur.

Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır.”

Kanunun 1. Maddesinde ifade edilen terör tanımı içerisinde, maddede sayılan amaçları gerçekleştirmek için girişilecek her türlü “suç teşkil eden eylem” ibaresi bulunmaktadır. Yani, bir birey, maddede belirtilen hedeflere ulaşmak için bir örgüte mensup olsa bile giriştiği eylem suç teşkil etmiyorsa, bu eylem “terör suçu” olarak adlandırılamaz. 1. Madde ayrıca bir örgüte üye olmayı şart koşmaktadır. 2. Madde ise; terör suçu işleyenlere ilaveten, bu suçu işlemeyen bireyleri de, terör örgütüne üye oldukları gerekçesiyle “terör suçlusu” saymaktadır. Teşbihte hata olmaz kabilinden, bu durumu basit bir benzetmeyle şu şekilde ifade edebiliriz; “Bizim bahçeden elma çalmak suçtur (Suç teşkil eden eylem). Bu suçun işlenmiş kabul edilmesi için bahçe çitlerine veya ağacın dallarına zarar verilmiş olması gerekmektedir (Güç ve şiddet kullanımı). (Kanun metninin mantığına göre güç ve şiddet kullanılmamışsa, eylem suç sayılmaz) Sen, bizzat elma çalmamış olabilirsin, ancak elma çalmaya niyetlenmiş bir arkadaş grubunun içinde yer aldığından, sen de elma hırsızısın! O arkadaş grubunun içinde isen, elmayı çalsan da çalmasan da seni cezalandıracağım (Üyelik). O grubun içinde değilsen, ve elmayı çalmışsan, elmayı onlar için çaldığın gerekçesiyle seni yine cezalandıracağım (Örgüt adına suç işleme iddiası). “Hatta, daha önce sana gönüllü verdiğim elmaları da senin hanene “hırsızlık” olarak yazıyorum, ve seni her halükarda cezalandıracağım!” (Türkiye gerçeği).

Yani, 1. Maddede bir eylemi terör eylemi kabul etmek için güç ve şiddet kullanılması gerektiği öngörülmektedir. Ancak 2. madde, bir örgütün üyesi olması koşuluyla, 1. maddede belirtilen suçları işlemese de, bir kişiyi terörist olarak kabul etmektedir. AB müktesebatında, bir terör örgütüne bilgi, maddi veya mali destek sağlayan kişilerin, örgüte bilerek ve isteyerek katkıda bulunmaları şartıyla, bir terör örgütünün üyeleri olarak sorumlu tutulabileceği görülmektedir. Benzer bir düzenleme Türkiye’de de mevcuttur. Ancak Türkiye’deki yanlış uygulama şudur; Devlet, kendi algısına dayanarak, belirli bireyleri hukuki hiçbir gerekçe olmadan “terörist” olarak tanımlamakta/yaftalamakta/fişlemekte, daha sonra da onları yalnızca kendi yaftaladığı bu sıfatlara göre yargılamaktadır. Böylece bütün muhalifleri terörizmle suçlamanın yolu açılmaktadır. Nitekim, kamuoyunda “FETÖ” olarak bilinen oluşum, hakkında henüz kesinleşmiş bir yargı kararı yokken, bir yargı makamı olmayan, tamamen siyasilerin ve bürokratların oluşturduğu bir kurum olan “Milli Güvenlik Kurulu”nca “Terör Örgütü” ilan edilmiştir. Güdümlü yargı da, MGK sanki bir yargı makamı imiş gibi, aldığı kararlara bu kurulun kararlarını dayanak göstermektedir. (Şıracının şahidi bozacı örneğinde olduğu gibi). Barışçıl gösterilere katılmak veya barış bildirilerine imza atmak, suç oluşturan eylemleri kamuyoyuna duyurmak, bu tür haberleri paylaşmak veya hükümeti sosyal medya üzerinden eleştirmek terörist olmakla suçlanmak için yeterlidir. Bazı vakalarda, bireylere yüklenen “terör” suçlaması son derece belirsiz, özensiz, kanıtsızdır ve hepsinden kötüsü, kanunen suç teşkil etmeyen eylemlere bina edilmektedir. Bu nedenle, TMK’nun bu şekilde kullanılması, yasallık ilkesine aykırıdır ve ceza kanunlarının keyfi kullanımı anlamına gelir.

Bu tür uygulamalar 17 Aralık 2013’te hükümeti hedef alan yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından sonra ivme kazanmış ve başta yargı ve polis camiası olmak üzere tüm kamu ve özel sektörleri kapsayan büyük bir cadı avına dönüşmüştür. Hükümet, kanunsuz emirlerine itaat etmeyeceğini önceden tespit ettirdiği tüm kamu personelini tasfiye etmekte ve kendisine muhalif gördüğü herkesi adli soruşturmalara tabi tutmaktadır. Kendisine alternatif oluşturacağını veya oy kaybına sebep olacağını düşündüğü siyasi figürleri, Avrupa standardlarıyla uyumlu hale getirmek istemediği TMK’na dayanarak saf dışı bırakmaktadır. Bu girişimler, topluma korku vermek, herkesi rejime bağlı kalmaya zorlamak, yolsuzluk araştırmalarını gündemden düşürmek, yargıdan kaçmak, iktidarın ömrünü uzatmak ve kutuplaştırılan toplumdaki fanatik destekçileri pekiştirmek için yapılmaktadır.

2.maddenin 2. Fıkrasındaki “Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır” hükmü de sorunludur. Herhangi bir şekilde hükümetin hedefinde olan bireyler, bir örgütle bağlantıları tesbit edilememiş olsa bile, (tespit edilse zaten üyelikten yargılanacaklar) yargı tarafından “terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek”le suçlanıp cezalandırılabilmektedirler. Bu durumda, bir örgüte üye olmaksızın bir suç işledikleri takdirde alabilecekleri cezadan daha fazlasına çarptırılmaktadırlar. Halen hapiste olan gazeteci Ahmet ALTAN bu gerçeğin somut bir örneğidir. Altan’ın mahkumiyet gerekçelerinden birisi de; gazetesinde yayınladığı haberler ve TV ekranlarındaki yorumlardır. Altan, “terörist bir örgütün üyesi olmamakla birlikte, örgüt adına suç işlediği” gerekçesiyle hapse mahkum edilmiştir. Oysa bir gerçek, birden fazla kişi veya kurum tarafından dile getirilebilir. Mesleği kamuoyunu aydınlatmak olan bir kişinin, kanunen soruşturulan başka bir kişi veya oluşuma ait söylemleri dile getirmesinden veya haberleştirmesinden dolayı, bu eyleminin örgüt adına yapıldığı iddiasıyla hüküm tesis etmek, ancak kişinin cezasını ağırlaştırmaya matuf bir girişimdir. Hakeza, kamuoyuna yansımış ve suç teşkil eden vakaları sosyal medya hesabından paylaşan bir çok kişi, “Terör örgütü propagandası yapmak” veya “Örgüt üyesi olmamakla birlikte, örgüt adına suç işlemek” gerekçesiyle adli takibata maruz kalmaktadır.

Muhbirlerin hüviyetlerinin açıklanmaması;

Madde 14: “Bu Kanun kapsamına giren suçlar ve suçluları ihbar edenlerin hüviyetleri, rızaları olmadıkça veya ihbarın mahiyeti haklarında suç teşkil etmedikçe açıklanamaz.”

Bu madde ile, kolluk kuvvetlerinin Türkiye’deki suç ve suçlularla mücadelede kamu desteği alması amaçlanmaktadır. Ancak uygulamada insanların kendi aralarındaki düşmanlıktan veya farklı gerekçelerden dolayı birbirlerini ihbar ettikleri görülmektedir. Türkiye ölçeğinde ihbarların çoğunun gerçeği yansıtmadığı tesbit edilmiştir. Örneğin, Ankara Emniyet Müdürlüğü, Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra, “FETO” adlı grupla ilgili kırk bin ihbar aldıklarını, ancak bunların çoğunun asılsız olduğunu açıklamıştır. (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/40-bin-kisi-fetocu-diye-ihbar-edildi-cogu-asilsiz-cikti-40245308)

TMK’nun bütünüyle ele alınıp incelenebilecek başka yönleri de vardır. Kanunun AB kriterleri çerçevesinde yeniden dizayn edilmesi bir zorunluluk olarak görülmektedir. Zira, gelişmiş demokrasilerde terörle mücadele hem etkili bir şekilde yapılmakta, hemde güvenlik ve insan hakları dengesi iyi korunmaktadır.  Peki, Avrupa standardlarında bir terörle mücadele mevzuatı neler öngörmektedir? (Bu konu, 2. Bölümde ele alınacaktır)