Av. Osman ZEREY /

Her ne kadar AKP rejiminde uygulanmasa da ceza hukukunda beynelmilel geçerli olan bazı ilkeler vardır. Bu ilkeler; amacı toplum düzeni ve güvenliğini sağlamak olan ceza hukukunun belirsiz ve kişiye göre değişmez olmasını engellemeye yöneliktir. Uzun uzadıya bu ilkelerden bahsedecek değiliz. Ancak yazıda konusu olacak haberin irdelenebilmesi için kısaca değinmeye çalışacağız.

Ceza hukukundaki en önemli ilkelerden birisi suç ve cezada kanunilik ilkesidir. İlkenin belirtmek istediği durum hangi fiillerin, hangi hallerde suç sayılacağının ve bu fiillerin işlenmesi halinde hangi cezaya hükmolunacağı kanunda açıkça tanımlanmalıdır. Türk Ceza Kanunu’nun 2’nci maddesinde de “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.” denilerek suç ve cezada kanunilik ilkesine atıf yapılmıştır. Yani Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi kanunu ile bu ilkeyi kabul etmiştir.

Yazımıza dayanak yapacağımız ikinci ilke ise belirlilik ilkesidir. Belirlilik ilkesinin amacı suç ve cezada kanunilik ilkesinin somutlaştırılmasından ibarettir. İlkeye göre kanunda tanımlanan suç ve cezaların herkesin anlayabileceği açıklıkta olması gerekmektedir. Açıklık ve belirlilik olmadıkça ceza kanunun uygulanması oldukça zora girecek ve toplum düzenini sağlamak güçleşecektir.

Yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz ilkelerin uygulamada ihmal edilmesinin nasıl hukuki facialara yol açtığını Erdoğan’ın hakim savcıları her geçen gün bizlere tecrübe ettirmekte. Hürriyet gazetesinde 18.02.2020 tarihinde yayınlanan “FETÖ’nün en yakınındaki Yusuf Bekmezci hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis istemi” başlıklı haber de bu tecrübelerimize bir yenisini daha ekledi. Habere göre Bekmezci hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nca “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan düzenlenen iddianame İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilmiş.

Haberde iddianamede Yusuf Bekmezci hakkında yer alan “delil ve ifadelere” yer verilmiştir. “Kadim abi, irşatçı” gibi ifadelerle anılan Yusuf Bekmezci’nin il, bölge, ülke imamlarının üstünde “manevi” bir konumda bulunduğu belirtilmiştir. Polis kayıtlarında ise Yusuf Bekmezci’nin “Ege bölgesi alevi yapılanmasından sorumlu” olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Yusuf Bekmezci’nin Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kurucularından olduğu, Fethullah Gülen’nin kendisi hakkında “Bekmezci’yi üzen beni üzmüş kadar olur” ifadesini sarf ettiği ve Hizmet hareketi içerisinde “manevi hakem” olarak görüldüğü de belirtilmiştir. Son olaraksa Yusuf Bekmezci’nin Bank Asya’daki hesabında bulunan miktara değinilmiştir. Tüm bunlara dayanarak Başsavcılık Yusuf Bekmezci’nin 15 Temmuz 2016’da düzenlenen darbe girişiminden (gösterisinden) sorumlu olduğunu çıkarmıştır.

AKP rejiminin hukuksuzluklarına bir örnek daha verebilmek için yazının başında değindiğimiz ilkelerle Yusuf Bekmezci hakkında düzenlenen iddianamenin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bekmezci hakkında düzenlenen iddianamenin sevk maddesi olan TCK 309’uncu maddede “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar” denilmektedir. Maddede belirlenen “cebir ve şiddet” ile anayasal düzeni ortadan kaldırma, değiştirme veya işlemez hale getirmeye teşebbüs etme fiili ile Yusuf Bekmezci’ye atfedilen fiillerin nasıl eşleştirildiğini anlamak oldukça güç.

Öncelikle Yusuf Bekmezci hakkında haberde geçen ve dikkat çeken iki ifade var. Birincisi Bekmezci’nin ülke imamlarının bile üstündeki “manevi” konumu; ikincisi ise “manevi hakem” olarak kabul edilmesi. Bu ifadelerin bu kadar dikkat çekme nedeni ise kullanılan “manevi” kelimesi. Manevi kelimesi sözlük anlamı olarak ruhani, tinsel, gözle görülemeyen ve maddi karşıtı demek. Eğer iddia edildiği gibi Yusuf Bekmezci’nin örgüt(!) içerisindeki yeri iddia edildiği gibi “manevi” ise nasıl oldu da savcılık bu “manevi” konumun farkına varıp somut ve kesin olarak delillendirebildi? Öte yandan Anayasa’da insanların maddi ve manevi varlıklarını geliştirmeleri ve korumaları hüküm altına alınmıştır. Yine Anayasa’da belirtildiği üzere kişinin maddi ve manevi varlığına dokunulamaz. Yusuf Bekmezci’nin veya herhangi bir kimsenin “manevi” varlığı ile insanların nazarında bulunduğu konum savcılıkça anlaşılamayacağı ve delillendirilemeyeceğinden bahisle bu ifadelerin iddianameye girmesi bırakın hukuksuzluğu gülünçtür.

İddianamede yer alan bir diğer konu ise Yusuf Bekmezci’nin Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kurucu olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde vakıfların kurulması, tescili, denetlenmesi kanunlarla ile düzenlenmiştir. Eğer Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kuruluşunda, tescilinde veya işleyişinde kanunlara aykırı bir durum varsa bu fiillerden sorumlu olanlar mahkeme önüne çıkarılmalıdır. Ancak iddianamede Yusuf Bekmezci’nin Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kurucusu olması haricinde vakıf aracılığıyla Yusuf Bekmezci’nin işlediği herhangi bir suça değinilmemiştir. Ama sarayın savcısı bir vakfın kurucusu olmayı “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçunun delili olarak kabul etmiştir. Eğer iddianameyi düzenleyen savcı bir vakıf aracılığıyla işlenen suçları soruşturuyorsa adı çocuk istismarıyla ya da adı yolsuzluklarla özdeşleşen vakıflara göz atmasını kendisine tavsiye ediyoruz.

Yusuf Bekmezci aleyhine iddianameye giren bir diğer ifade ise Fethullah Gülen’in kendisi hakkında söylediği iddia edilen “Bekmezci’yi üzen beni üzmüş kadar olur” ifadesidir. Bu ifadenin bırakın anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuna delil teşkil etmeyi herhangi bir suça delil teşkil etmeyeceği açıktır. Keza yine savcılık bir kişinin başkası hakkında söylediği bir sözü soruşturmak istiyorsa 17 – 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarının ardından bakanlık ve milletvekilliği görevlerinden istifa eden Erdoğan Bayraktar’ın “soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın onayıyla yapıldı.” sözünü soruştursun.

Görüleceği üzere Yusuf Bekmezci aleyhine iddianameye giren hususların hiçbirinde ne cebir ve şiddet ne de anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik bir durum vardır. Ancak, AKP rejiminin yargısı suç ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkelerini hiçe sayarak insanları müebbetle yargılayabiliyor.

Yeni Türkiye’de iddianameler kanunlarda belirlenen suçlara göre değil AKP rejiminin korkak ve histerik ruh dünyasına göre belirlediği suçlara göre hazırlanmaktadır. Bir insanın kendi hırsı uğruna koca bir ülkeyi beraberinde bir hukuksuzluk girdabına sürüklediğini görmek acı verici. Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı şeyi anlamlandırmak güç değil. Kendisi mutlak iktidar ve iktidarın getirdiği maddi ve manevi hazlarla zehirlenmiş bir halde yaşamakta. Erdoğan’ın, kendi hastalıklı ruh dünyasına hizmet etmek için bu kadar insanı bir takım maddi beklentiler veya korkular ile kendisinin tasmalı esiri yapabilmesi ise anlaşılabilir değil.

İnternet sitelerinde yayınlanan isimsiz mektuplarla veya dost meclislerinde söyledikleriyle verdikleri kararlar nedeniyle baskı gördüklerini, sürekli gözetim altında tutulduklarını ancak vicdanen rahat olmadıklarını söyleyen hakim savcılar ise kendilerini aklamaya veya sorumsuz görmeye hiç yeltenmesinler. Yahut bir gün yargılanacağı sırada Erdoğan’ın kendilerinin arkasında duracağına da güvenmesinler. Erdoğan’ın saçma bahanelerle insanları işlerinden atıp, cezaevine göndermeye başladığı ilk gün kanunu uygulamayı seçselerdi bugün ülke olarak bu acınılacak duruma düşmeyecektik.