Av. Barış ÇELİK

Kanunlara saygılı olmak adaletin gerçekleşeceği anlamına gelmiyor. Hukuka ve de yasalara görünüşte son derece saygılı liderlerden birisinin Adolf Hitler olduğunu, Hitlerin en büyük yardımcılarının ise adalet nedir bilmeyen hukukçular olduğunu düşündüğümüzde yasalara saygılı olmanın adalet için yeterli olmadığını anlamak zor olmayacaktır.

Tarihin bugüne değin kaydettiği en korkunç baskıyı kurmuş bulunan Hitler döneminde de hukukçular,  yasaların uygunluğunu sağlamak için bir araya gelerek kurultaylar düzenlemişler, açıklamalar yapmışlar, görüşlerini paylaşmışlar. Hitler’in hukukçuları 1933 yılında Leipzig’de yaptıkları kurultayda, iktidarın hukukçularının hukuktan ne kadar uzak düşünceye sahip olduğunu gösteren şu açıklamaları yapmışlar;

‘Alman ulusunun yararına olan her şey haklı bu yarara aykırı olan her şey haksızdır. Alman halkının yararını ise doğrudan doğruya Führer belirleyeceğine göre Führer’in uygun gördüğü her şey haklı uygun görmediği her şey haksızdır. Doğaldır ki böyle bir hukuk anlayışının içinde kişinin ekonomik siyasal, düşünsel özgürlükleri ve temel hakları diye bir kavram var olamazdı.’ (Velidedeoğlu, 1983:19 )

1933 yılında yapılan değerlendirme bu şekilde. 2020 Türkiye’sinde  durum farklı mı? Maalesef değil.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Adalet Akademisi ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Yıl Sonu Değerlendirme Toplantısı ve Meslek İçi Eğitim Semineri’nde toplantıya katılan hakim ve savcılara yaptığı konuşmada, “Bu hain terör örgütü ile mücadelenin taşıyıcı kolonlarından birisi Türk yargısıdır, cesur savcılarıdır ve yürekli hakimleridir. Bu gerçeğin hatırda tutulması, bu mücadelenin neferlerinin yıpratılmaması ve itibarsızlaştırılmaması vicdan sahiplerinden beklentimiz. Vicdan sahibi olmayanlardan zaten böyle bir hassasiyet beklemiyoruz.” Diyerek, iktidarın koyduğu hedeflerin uygulayıcısının Türk yargısı olduğunu ve iktidarın faydalı gördüğü hedefler için çalışan hakim ve savcıların desteklenmesi gerektiğini ifade etti.

2020 Türkiyesi’nde bir hukuk devletinde, kişi ya da gruplar yasalarda belirtilenler dışındaki yöntemlere başvurularak yok edilmeye çalışılamaz. Eğer suç oluşturan eylemler varsa, o eylemlerin tespiti ve cezalandırılması yargı organlarının yetkisindedir. Hukuk devletinde, devlet organları, yargı mensupları, kolluk görevlileri gizli toplantılarda, aleni olmayan belgelere dayalı olarak, kendi vatandaşlarına komplo kurarak onları yok etmeye çalışamaz, yok etme planları yapamaz.

1933 Türkiye’sinde olmasa bile 2020 Türkiye’sinde dikkate alınması gereken AİHM’ye göre, bağımsız ve tarafsız olmayan bir organ, “mahkeme” sıfatının kullanılmasını dahi hak etmez (Beaumartin v. France). Bağımsız ve tarafsızlık bir mahkemenin ve adil yargılanma hakkının olmazsa olmaz unsurlarından birisidir. Dolayısıyla da bağımsız ve tarafsız olmayan bir organın verdiği karar “mahkeme ya da yargı kararı” olarak değerlendirilemez.

Cemaate karşı, yargı organları (tüm mahkemeler) dahil iktidarın talimatıyla hareket eden kamu kurumları tarafından topluca mücadele edildiği ve hukuk dışı bu mücadelenin gerektirdiği her şey yargı organlarınca yerine getirilmektedir. Yargı organları tarafından mücadele adı altında yapılan adaletin tesis değil maalesef ki ‘iktidarın köpekliğini’ yapmaktır.

İktidar temsilcileri mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olduğunu iddia etse bile unutmamalıyız ki talimat alan bir organ bağımsız olamaz; mücadele eden organ ise tarafsız olamaz.

Adalet hukukun varlık amacıdır. Ancak hukuk olmasa da adalet var olabilir, var kalabilir. Hukuk eğer adalete hizmet ediyorsa değerli ve saygındır. Yoksa soğuk birer mevzuat yığınıdır. Adalete yönelik olmayan hukuk yalnızca kurallar topluluğudur.

Adaleti öncelik olarak görmeyen ve önemsemeyen bir hukuk düzeni, bürokratik bir yapılanmadan başka birşey olmadığı gibi Adalet Bakanı tarafından mücadelenin neferleri olarak gösterilen hakim ve savcılar da iktidarın oluşturduğu hukuksuzluk çarkının neferlerinden başka birşey değildir. O neferler de Hitler’in hukukçuları gibi tarihte utançla anılmaktan kendilerini kurtaramayacaktır.