Av. Tarık Fazıl ÖNEL /

Türkiye’de gün geçmiyor ki deli saçması bir delil daha mahkeme dosyalarına girmesin. İnsanların saçma sapan bahanelerle derdest edilmeleri, işkencelere maruz bırakılmaları, cezaevlerine konmaları bu ülkenin gündelik rutini haline geldi. Elbette insan artık şaşırmıyor bu duruma ancak üzüntü ve kızgınlık da geçmiyor değil. Mazluma olan üzüntümüz ve zalime olan kızgınlığımızın yanı sıra bir hukukçu olarak yapılan yargılamalardaki hukuksuzluklar ise çileden çıkartmakta. Bu yargılamaları yapan hakim savcılar da sizinle aynı fakültelerde aynı hocalardan aynı dersi alanlar. Yani sizin bir hukukçu olarak gördüğünüz bütün hukuka aykırılıkların farkındalar. Ancak tek farkla onlar zalime boyun eğmiş durumdalar. Belki sürülme, belki memuriyetlerinden atılma, belki de hapse girme korkusu taşıyorlar. Ya da yüksek yargı üyesi olma yahut bir yerlerden milletvekili seçilme gibi küçük hesapların peşindeler. Ama emin olduğumuz tek bir şey var ki yaptıkları hukuksuzlukların hepsi gayet de farkındalar.

​Ülkede görülen FETÖ yargılamalarına bir göz attığınız zaman hukuken geçerliliği olmayan bir delile yahut usul hukukuna aykırı bir uygulamaya rastlamamanız mümkün değil. Mesela bankaya para yatırmak, gazete ve dergilere abone olmak, yardım kuruluşlarına bağışta bulunmak, sendika ve derneklere üye olmak suç bu ülkede. Bu saydığımız örneklerin iki ortak noktası bulunmakta. Birincisi; banka, gazete, sendika, yardım kuruluşu gibi bütün bu oluşumlar devletin izni ve denetimi altında faaliyet gösteren yasal oluşumlar. Yani el altından terörü finanse etmek, örgüt propagandası yapmak gibi bir durum yok. İkinci ortak özellikleri ise; Hizmet hareketine yakınlıkları ile bilinen oluşumlar olmaları. Yani banka, gazete falan sadece işin kılıfı. Topyekûn bir kesime karşı yok etme planı uygulayan bir rejim ve tetikçi olarak kullanılan hakim ve savcılar var.

Sözcü gazetesinde yayınlanan “Gaybubet evlerine baskın: Dikkat çeken bir saat ele geçirildi!” başlıklı haber de bu duruma en güzel örneklerden birini teşkil etmekte. Habere göre İstanbul’da yapılan operasyon neticesinde 19 kişi gözaltına alınırken; “himmet parası” olduğu belirlenen bir miktar para ile Fethullah Gülen Hocaefendi’nin imzasını taşıyan bir de saat ele geçirilmiş. Gözaltına alınan insanların suçsuzluğu ve ele geçirilen paranın hukuki mahiyeti bir yana bir saatten terör örgütü çıkarılmaya çalışılmakta.

​Eminim ki saatin sahibine şu an gözaltında polis ve savcı tarafından saate dair bitmek tükenmek bilmeyen anlamsız sorular sorulmaktadır. Nereden aldın, kim verdi, hediye mi, örgüte olan bağlılığın için mi verdiler, Amerika’ya mı gittin vesaire vesaire…. Aslında sordukları soruların hepsinin cevabı çok basit. Muhtemelen “kendisini ziyaretim sırasında hediye olarak vermişlerdi” gibi bir cevap. Elbette gözaltındaki arkadaşımızın kibarlığını bir kenara bırakırsak “sana ne ulan” gibi bir cevap bile bu sorulara yetmeli. Tabi savcıyı ikna etmek kolay olmayacak. Çünkü savcı kafasına koymuş o saatten bir terör örgütü çıkaracak. Yoksa ağababalarına nasıl hesap verir değil mi?

​Peki bir saatten hiçbir zaman delil olmaz mı? Olur ama terör örgütü üyeliğinin delili olmaz. Hırsızlık, gasp, yağma gibi mala karşı işlenen suçları bir yana bırakırsak bir saat çok güzel olarak bir rüşvet dosyasının delili olur. Mesela Zafer Çağlayan’ın saati. Bu ülkenin vatandaşı olan kimsenin unutmaması lazım ama yine de hatırlatalım. Eski bakan Zafer Çağlayan’ın Amerika’nın İran ambargosunu delmekle suçlanan Rıza Zarrab isimli şahıstan 463 bin Euro değerinde bir kol saati aldığı ortaya çıkmıştı. 17-25 Aralık operasyonlarında da ismi çokça geçen ikili saatin rüşvet olmadığını, bedeli ödenerek alındığını iddia etmişti. Hatta Rıza Zarrab üzerinde bir otelin ismi bulunan antetli bir beyaz kâğıda el yazısı ile “saat bedeli 240 bin Euro’yu M. Zafer Çağlayan’dan teslim aldım” yazarak imzalamıştı. Bu “belgeyi” de saatin rüşvet olmadığına dair delil olarak kamuoyuyla paylaşmışlardı. Hatta Gümrük Bakanlığı da sonrasında Çağlayan’dan saatin vergisini almıştı. Delil konusunda garip bir anlayışı olan Türkiye Cumhuriyeti yargısı elbette bu kağıdı kabul ederek herhangi bir işlem yapmadı. Ancak Zarrab hakkında Amerika’da yürütülen soruşturma dosyasına Çağlayan’ın “on milyonlarca dolar nakit ve mücevher” rüşvet aldığı girdi.

​Erdoğan gemi azıya alıp ülkeyi kendi histerik dünyasına hapsetmeden önce bu ülkenin hukuka bağlı emniyet ve yargı mensupları saatlerin nasıl delil olabileceğini hepimize Amerika’dan önce göstermişti. Ancak o operasyonları yapanlar saltanatının yıkılacağı korkusu ve hırsıyla Erdoğan’ın hışmına uğramışlardı ve uğramaya da devam etmekteler.

Her ne kadar 17-25 Aralık’ın da 15 Temmuz’un da tek masumunun Hizmet Hareketi mensupları olduğu yandaşlarca da muhaliflerce de bilinse de kimileri korkudan kimileri ise hırslarından seslerini çıkarmamakta. Bu duruma benzer ibretlik bir hikaye de vardır. Bir Türk, bir Kürt bir de Ermeni yolda giderlerken bir üzüm bağına denk gelmişler. Üzümleri bir güzel yerlerken bağın sahibi çıkagelmiş. Önce dönmüş Ermeni’ye “hadi bunlar benim din kardeşimdir sen ne hakla benim üzümlerimi yersin” deyip Ermeni’yi dövmüş. Diğerleri suçlu bulundu bize sıra gelmez diye rahatlamışlar. Ama bağın sahibi bu kez Kürt’te dönüp “bu benim milletimdendir sen ne hakla benim üzümlerimi yersin deyip Kürt’ü de dövmüş. En nihayetinde Türk’e dönüp “bunlar benim emeğim, benim malım” deyip bir de onu dövmüş. Dayaktan sonra aklı biraz olsun başına gelen Türk Kürt’e dönüp “biz en başta Ermeni’yi dövdürmeyecektik” demiş. Erdoğan da gözünü bürüyen hırsla önüne her çıkanı dövmeye kararlı. Bugün ses çıkarmayan muhalifler ya da eski “yol arkadaşları” sıralarını beklemekten başka bir şey yapmamakta.

Umarız Türkiye’deki vatandaşlar bir an önce meselenin ne olduğunu kavrar ve farklılıkları, korkularını, çıkarlarını bir kenara bırakarak zalime karşı birlikte dik dururlar. Yoksa gün gelir onlara da bir kol saatinden terör örgütü çıkaracak savcılar bulunur.