GENOTR Analiz /

2009 yılındaki CMK değişikliği üzerinden “fetönün siyasi ayağı” tartışmasını tekrar alevlendiren İlker Başbuğ, Erdoğan’ın sert tepkisi üzerine eleştiri oklarını dönemin Cumhurbaşkanı Gül ve yakın çevresine yöneltti. Ardından Kılıçdaroğlu kavgaya dahil oldu ve tartışmanın yönünü tekrar Erdoğan’a doğru çevirdi. Taraflar birbirlerini “fetöcü” olmakla itham ederken, gözlerden kaçan çok önemli bir ayrıntı var: 2020 Türkiye’sinde “fetö” kavramı gerçekte ne anlama geliyor.

Cemaat eşittir “fetö” formülünün mantıksal bir geçerliliği var mı? “Fetö”nün bir terör yapılanması olduğu ön kabulü üzerine kurulu tüm önermeler. Bu örgütün esnaf, öğretmen, yargı, medya yapılanması varsa doğal olarak lidere bağlı siyasi bir yapılanması da olmalı deniliyor. Fethullah Gülen’e bağlı siyasi bir yapılanma veya siyasi karar mercilerine etki edebilen bir oluşum arıyor herkes. Dolayısıyla “fetönün siyasi ayağını” oluşturan kişilerin tabii olarak cemaat üyesi olması lazım. Bu açıdan bakılınca ne AKP’lier ne CHP’liler ne de mevcut siyasi aktörlerden herhangi biri “fetönün siyasi ayağı” olamaz. Bu çok yalın gerçekliğin, tartışmanın taraflarının dikkatinden kaçtığını düşünmek saflık olur. Peki kavganın bu kavram üzerinden yürütülmesindeki ısrar neden?

Renkler hızlı şekilde döndürüldüğünde sadece beyazın görünmesi gibi, şu an Türkiye’de olaylar çok hızlı şekilde cereyan ettiğinden herşey “fetö” olarak görünüyor. “Fetönün siyasi ayağı” tartışmalarında da konunun aslında cemaat ile doğrudan ilişkisi yok aslında. Cemaatin 2009’daki tek rolü, sivil bir baskı grubu olarak kendisini de hedef alan antidemokratik militarist yapıların kontrole alınmasını talep etmesi ve kanunların AB ile uyumlu hale gelmesi için düzenlemeye destek vermesinden ibaret.

Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin de tartışmayı doğru mecrasına oturtmak için yaptığı yazılı açıklama ile bu hususa değiniyor. Bakanlık yaptığı dönemde Meclis’ten geçen 5918 sayılı kanunun iki amacı olduğunu belirtiyor Ergin; sivillerin hiçbir koşulda askeri mahkemelerde yargılanmaması ve asker kişilerin sadece askerlik hizmetiyle ilgili fiillerinin askeri mahkemelerde yargılanması. Ergin ayrıca düzenlemenin hükümetin iradesiyle gerçekleştiğini ve AB’ye uyum çalışmaları kapsamında gerçekleştiğini söylüyor.

Gerçekten de AB 2009 İlerleme Raporu’nda “Haziran 2009’da, TBMM, askeri personelin barış zamanında, askeri darbe teşebbüsü, milli güvenlikle ilgili suçlar ve organize suçlar da dâhil olmak üzere, Ceza Muhakemesi Kanununun 250’nci maddesine göre ağır ceza mahkemelerinin yargı yetkisindeki suçlardan, sivil mahkemelerce yargılanmasını öngören bir Kanun çıkarmıştır. Bunun yanında, yeni Kanun, askeri mahkemelerin barış zamanında sivilleri yargılayabilmesine yönelik kalan yetkilerini de kaldırmak suretiyle Türkiye’deki uygulamayı AB’dekiyle uyumlu hale getirmiştir. Ana Muhalefet Partisi CHP, yeni Kanunun iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Dava devam etmektedir.”denilmekte.

Olay özetle bu şekilde. Peki neden “fetönün siyasi ayağı” tartışması tüm ülke gündemini birden esir alabiliyor sorusunun cevabı ise bizzat “fetö” kavramının tanımımda saklı. Bu duruma AKP cenahından ilk uyanan Yenişafak yazarı Ergün Yıldırım oldu. İktidarın, muhalefetin ve askerin birbirini “fetö” ile suçladığını belirten Yıldırım, “Bu durumda hepimiz FETÖcü oluyoruz! O zaman da birbirimizle savaşıyoruz” diye yazdı. “FETÖ tanımlamasının yeniden düşünülmesi gerektiği” görüşünü savunan Yıldırım, “Her siyaset, her kesim ve her grup kendi rakibini bunun üzerinde dövüyor. Rakibini FETÖ’cü olmakla suçluyor” diyor.

Aslında bu platformda daha önce de bu konuya değinilmiş ve bir tanım denemesi yapılmıştı: “Fetö”, sosyolojik, kriminolojik, siyasi veya hukuki herhangi bir bilimsel temele oturmayan, iktidar ve muhalefetin farklı çerçevelerde ama müştereken ürettikleri, ifade etmesi muhtemel somut anlamları işlevsizliğinden ötürü bilinçli şekilde yok edilmiş, gerçekte yaşanmayan veya var olmayan illüzyonların var olduğu ve yaşanmaya devam ettiği gerçeğini kollektif bir şekilde gerçek dünyaya empoze etmeye yarayan, nesnel olması gerektiği yönünde herhangi bir kaygı duyulmadan ihtiyaca göre sınırsız sayıda kopyalanma kabiliyetine sahip, nihayetinde üretim kaynağından bağımsız olarak tamamen izleyici kitlenin algılama kapasitesine göre renk ve şekle bürünebilen bir “anti-kavram”dır. 

Bu kavramı tartışmaya açmak değil niyetimiz. Son günlerin en önemli konusuna yeni ve daha doğru bir bakış açısı getirmek istiyoruz sadece.

Cemaate yakın medya mensupları, asker, iktidar ve muhalefet arasındaki kavgaya müdahil olmak istemiyor. Türkiye’deki siyasi kavgaya taraf olmama fikrinin anlaşılabilir bir yanı var elbette. Yıllardır dayak yemenin getirdiği ciddi bir temkin ile de açıklanabilir bu suskunluk. Ancak söylenmesi gereken çok önemli bir husus dile getirilmemiş oluyor böylece. Çok basit bir cümle aslında bu: “fetö” eşittir cemaat değildir! Basit olmakla birlikte aynı zamanda, Türk siyasetindeki gelişmeleri yorumlamak ve gerçekte ne olduğunu anlamak için de çok kilit bir cümle.

“Fetö” kavramı artık cemaat üyelerini ifade etmenin çok ötesinde anlamlar taşımaktadır. Sadullah Ergin’in, Abdullah Gül’ün, Kemal Kılıçdaroğlu’nun veya Erdoğan’ın cemaat üyesi olması gibi bir durum söz konusu olamaz. Ya da bu isimlerin cemaatin iddia edilen kriminal faaliyetlerinin bir parçası olması da mümkün değil. Zaten ortada kriminal bir durum da yok. Yukarıdaki tanımda da belirtildiği üzere “fetö” de tam bu noktada ihtiyaç duyulan bir anahtar kavram. Gerçekte yaşanmayan veya var olmayan illüzyonların var olduğu ve yaşanmaya devam ettiği gerçeğini kollektif bir şekilde gerçek dünyaya empoze etmeleri gerekli. Bunun için de “fetö” kavramına ihtiyaçları var.

2009’daki CMK değişikliğine dönelim. Erzincan savcılığındaki bir suç soruşturmasını yönlendirdiğini ve askeri savcılıklarda sivil kişileri yargılamak için projeler yürüttüğünü itiraf eden suça bulaşmış eski bir Genel Kurmay Başkanı elbette ki bu kanun değişikliğinden rahatsız olacak. Diğer bir ifadeyle meseleyi, sivil toplumun demokratik taleplerinin yerine getirilmesi olarak okursa geçmişte suça bulaştığını tasdik etmiş olacak. Demokratik kurallar çerçevesinde bu rahatsızlığını dile getiremeyeceği için de konuyu “fetönün siyasi ayağına” bağlamak zorunda, başka şansı yok.

Erdoğan ve AKP zaten bütün siyasi geleceğini “fetö kavramına endekslemiş durumda. Muhalefeti kriminalize etmesine olanak tanıyan böylesine kullanışlı bir aracı elinden bırakmak istemiyor. Erdoğan’a göre AKP iktidarını olumsuz etkileyecek herşey “fetö” faaliyeti. Cemaat mensubu olmasına gerek yok ilgili kişinin. 40 yıldır bu ülkede faaliyet gösteren bir sivil yapılanma ile herhangi bir kişinin iltisakını kurmak ne kadar zor olabilir ki. Öte yandan irtibat olmasa da başka türetilmiş alt kavramlar var “kripto fetöcü” gibi.

Kılıçdaroğlu ve CHP’nin siyaset tarzı ve “fetönün siyasi ayağı” konusuna yaklaşımı ise daha karmaşık. CHP elinden gelse zamanı 2013 Aralık’ta durdurup 2016 Temmuz’da tekrar başlatacak. İktidarın baskıları altında ezilen bir sosyal grubu zamanında savunmuş olmanın utancını(!) üzerinden atmak için sığınacağı tek liman var CHP’nin de: “fetö”. AKP’nin popülist siyaset tarzı karşısında politika üretemeyen CHP, iktidarı kendi silahı ile vurmayı seçmiş görünüyor. Ama giriştiği kavganın oluşturduğu absürt zeminin farkına varmaktan çok uzak. Milletvekilleri, belediye başkanları cemaat üyesi olmadıkları gayet net olmasına rağmen AKP yargısı tarafından “fetö” suçlamasıyla hapse atılıyor. Ve kurulan bu kriminal bağ Kılıçdaroğlu’na kadar uzatılarak “fetönün siyasi ayağının başı” olmakla suçlanıyor. Gerçekle ilgisi olmayan bu duruma nedense CHP de gerçeküstü olgularla cevap vermeyi tercih ediyor.

Bu kısır döngüyü kırmaya yarayacak en kuvvetli yöntem,”fetö” yaftalamasına maruz kalan kişilerin, şayet kavgada daha fazla dayak yemek istemiyorlarsa, “fetö eşit değildir cemaat” sosyal formülünü matematik bir gerçeklik gibi anlatmalarıdır.