Cemil EMİN /

Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyada meydana gelen siyasi gelişmelerinin son yıllardaki en önemli belirleyeni, generaller ile halk arasındaki ilişki. Halk hareketleri ve darbelerle sarsılan bu coğrafyanın kaderinde, halkın beklentilerini en iyi tahlil eden veya yönlendiren generaller çok etkin bir rol üstlenebiliyor.

“Hükümdarın darbelere karşı en önemli silahı, halkının nefretini çekmemektir” diyor Makyavel. Bin Ali, Buteflika, Mübarek ve Mursi’ye darbeyi ordudan önce halk vurmuştu aslında. Rachid Ammar, Ahmed Kayid Salih ve Abdulfettah Sisi, en büyük kabiliyetleri halkın nefretinin yönüne göre dümen kırmayı başarabilmiş olan generaller.

Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin yaktığı ateşin üzerine benzin dökmek isteyen Bin Ali’nin karşına ilk çıkan kişi, halka ateş etme emrini yerini getirmeyen Genel Kurmay Başkanı Rachid Ammar’dı. Yasemin devriminde tarafsız kalmayı seçen Tunus ordusu, bu tavrıyla Bin Ali’ye en büyük darbeyi vurmuş oluyordu aslında.

Cezayir ordusunu yöneten Ahmed Kayid Salih, Tunus’tan sıçrayan ateşi söndürmek için askerlerini halkın üzerine sürmemişti. 20 yıldır ülkeyi yöneten eski Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’yı 2019’da istifaya zorlayan açıklamayı da yine halkın yanında durmayı tercih eden Salih yapmıştı.

Mübarek’in yetkilerini orduya devrederek yönetimi bırakmasına neden olan Tahrir Meydanı’ndaki kalabalığın nefretiydi.  Bu durumdan en büyük dersi çıkaran Muhammed Mursi değil, o sıra Mısır Askeri İstihbaratın başında olan Abdulfettah Sisi’ydi. Sonradan ordunun dizginlerini eline alan Sisi’nin, Mursi’ye yönelik askeri darbeyi icra etmesi için Tahrir’in tekrardan ama bu sefer yeni lidere karşı nefretin haykırıldığı bir alan olmasını beklemesi ve ordusunu halkın yanında konumlandırması yetecekti.

Peki Türkiye’de tablo nasıl? Her ne kadar kindar nesil, evde zor tutulan yüzde elli gibi kavramların bayraktarlığını yapsa da aslında Erdoğan, halkın nefretini çekmemek için çok yoğun çaba gösteriyor. Özellikle 2006 sonrası askeri müdahale ile hükümeti devirmek için fırsat kollayan generallere karşı halkın sevgisi sayesinde ayakta kalabildi. Bu sevginin kalıplaşmasında en büyük destek ise militarist aşırıcılık ile mücadelede en etkili kurum olan polisten geldi. Şu an nefretin simgesi haline getirilmiş olsalar da, Erdoğan’ı her seferinde ipten alan, sivil yönetimin ve demokrasinin güçlenmesi için yetkilerini kullanmaktan korkmayan polisin gerçekleştirdiği operasyonlar oldu.

Türkiye’de son on yılda iki general ön plana çıktı. Biri Hulusi Akar diğeri İlker Başbuğ. İki general de hem Erdoğan’ın siyaset tarzından hem de Ortadoğulu meslektaşlarından çok dersler almışa benziyorlar.

Akar’ı, 15 Temmuz’da Erdoğan’ın yanında konumlanmaya zorlayan birçok faktör veya senaryo olabilir. Ama bunların en önemlisi kuşkusuz halkın nefretinin çekim merkezi olmaktan duyduğu korkuydu. Bu korku aynı zamanda Akar’ın siyasi beklentiler içinde olduğunun da dolayı kanıtıdır.

İlker Başbuğ görev süresince siyasete gizli şekilde birçok kez müdahale etti. İnternet andıcı, kapatma davası, irticayla mücadele eylem planı, Kayseri ve Erzincan’daki soruşturmalar gibi konularda başı çektiğini söylemekten çekinmiyor artık. Ancak Başbuğ’u Erdoğan’ı devirecek sert müdahalelerden alı koyan da yine halkın nefretinden duyduğu korku oldu.

Makyavel, “darbecinin yanında yer almanın anlamı, korku, kıskançlık ve ceza görmenin ürkütücülüğünden başka bir şey değildir; oysa hükümdarın yanında olmak, iktidarın yanında olmak demektir; ayrıca onu savunan devlet, yasalar ve dostlarının desteğini görmek demektir” der ve ekler “buna bir de halkın yakınlığını eklerseniz, darbe girişiminde bulunabilecek korkusuz birine rastlamak olanaksızlaşır.” Aynen dediği gibi oldu ve Türk generaller tam bu sebepten ötürü Erdoğan’a biat etmek zorunda kaldılar. Erdoğan darbe yeme, Akar ve Başbuğ da başarısız darbe yapma korkusuyla şimdiye kadar zorunlu iş birlikleri ile yürümeye devam ettiler.

Ancak yine Makyavel’in formüle ettiği, eski düşmanların ilelebet dost olamayacağı gerçeğinden dolayı bu iş birliği de iyice zayıflamış görünüyor, en azından Başbuğ için. Başbuğ, siyasi ayak tartışmaları kapsamında sarf ettiği sözler nedeniyle son bir haftadır iktidarın hedefinde. Tartışmanın nereye kadar uzanacağını kestirmek zor olsa da hükümdar-general ilişkisinin tarihi doğasına uygun şekilde şiddetleneceğini söyleyebiliriz.

Akar ve Başbuğ, Erdoğan ile geliştirdikleri ilişki nedeniyle Sisi’ye çok benzemekteler. Türk generaller veya en azından biri, ‘Türk Tahriri’ özleminde mi bilinmez ama iktidar medyası bu teze çoktan inanmış ve mevzilenmiş durumda.

Gelişen siyasi zeminde anlaşılmaya çalışılması gereken en önemli nokta, Akar ile Başbuğ ilişkisinin formatı olmalı. Kamuoyuna yansımış bilgiler çerçevesinde, eski silah arkadaşları hakkında kesin bir kanıya varmak mümkün değil. Emekli generalin ordu üzerinde halan etkisi olduğunu anlamak kolay. Akar’ın ise nüfuz mücadelesinde büyük mesafe kat ettiği söylenebilir. Akar ile Başbuğ’un çatışma mı uzlaşma mı ilişkisi içinde olduğunu belirlemek, bu son tartışmaları daha iyi analiz etmeye yarayabilir. Dolayısıyla, Erdoğan ile generallerin ilişkilerinden ziyade generallerin kendi aralarındaki ilişki de siyasi değişikliklerin önemli tetikleyicilerinden biri olabilir.

Akar’dan bir Sisi veya Başbuğ’dan bir Kayid Salih çıkar mı acaba?

Cevap vermek çok zor. Ama son dönemdeki tartışmalar generaller, hükümdar ve halk arasındaki kavga ve işbirliklerinin daha da belirgin bir zemine kaydığını gösteriyor.