Av Ömer TURANLI /

Erdoğan’ın talimatı üzerine AKP milletvekilleri Mustafa Elitaş, Bekir Bozdağ ve Ahmet Aydın ile eski milletvekilleri Yahya Doğan, Mehmet Ceylan ve Ahmet Müfit Doğan avukatları aracılığıyla İlker Başbuğ hakkında hakaret suçlamasıyla şikayetçi oldular.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verilen bolca demokrasi vurgulu suç duyurusu dilekçesinde kullanılan ifadeler AKP rejiminin uyguladığı anti demokratik siyaset tarzının kendi kendini ifşa metni olarak kayda geçmiş oldu.

Dilekçe cümle cümle tahlil edince AKP zihniyetinin “fetö ile mücadele” adı altında topluma dayattığı çarpıklıklar daha net ortaya çıkıyor.

Dilekçede şu ifadelere yer verildi: “Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesiyle yasalaşan kanun tasarısı ve değişiklik önergelerinin Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) direktifiyle hazırlandığını iddia etmek, 15 Temmuz gecesinde FETÖ’ye karşı kahramanca direnen ve bu nedenle bombalanan gazi Meclisimize ve onun mensuplarına açık bir saygısızlık olup bu nitelikteki bir ithamın Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir kişiden sadır olması büyük talihsizliktir. Milletvekillerinin yasama faaliyetlerinden dolayı suçlanması ancak antidemokratik rejimlerde ve vesayet düzeninin geçerli olduğu ülkelerde söz konusu olabilir. Şüphelinin bu doğrultudaki açıklamaları vesayet düzeninin özleminin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.”

Sondan başlayalım.  “Şüphelinin bu doğrultudaki açıklamaları vesayet düzeninin özleminin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.” cümlesi ile milletvekilleri açıkça İlker Başbuğ’u vesayet düzeninin özlemi içinde olmakla suçluyor. Ergenekon soruşturmaları kapsamında vatansever subayların tasfiye edildiği ve bu tasfiyenin 15 Temmuz’u doğurduğu iddiası Türkiye’de artık kabul görmüş bir peşin hükümdü. AKP iktidarı da bu söylemi kullanmaktan çekinmiyordu. Oysa gerçekte olan Türkiye’nin soğuk savaş artığı militarist vesayet yapılarından hukuk önünde hesap sormasından başka bir şey değildi. Ancak AKP, sonradan askeri vesayet ile iş birliği yapmıştı. Demek ki, Ergenekon’un kumpas olduğu iddiası da konjonktürel olarak uydurulmuş siyasi bir yalan olduğu bir kez daha ispat edilmiş oldu. Çünkü AKP’liler bu cümle ile Başbuğu, vesayet düzeninin temsilcisi olmak ve hala söz konusu düzenin özlemi içinde olmakla itham ediyorlar.

“Milletvekillerinin yasama faaliyetlerinden dolayı suçlanması ancak antidemokratik rejimlerde ve vesayet düzeninin geçerli olduğu ülkelerde söz konusu olabilir” cümlesi başlı başına garabet. Yargı görevini yerine getiren hakim ve savcılar, eğitim öğretim görevini yapan öğretmenler, sağlık hizmeti veren doktorlar, güvenlik görevini icra eden polisler vs… Yüz elli bin kamu görevlisi sadece kanunen yapmak zorunda oldukları kamu görevini yaptıklarından dolayı suçlandılar. Bu suçlamaların dayanağı olan işlemlerde imzası olan milletvekilleri, şimdi, kendilerinin yasama görevlerini yapmalarından ötürü suçlanamayacaklarını iddia ediyorlar. İlker Başbuğ’u vesayet özlemcisi olarak etiketlemeye çalışırken aslında kendilerini antidemokratik bir rejim ve gerçek vesayet düzeni olarak tescil etmiş olduklarının farkında bile değiller.

“15 Temmuz gecesinde FETÖ’ye karşı kahramanca direnen ve bu nedenle bombalanan gazi Meclisimize ve onun mensuplarına açık bir saygısızlık” cümlesi de gerçeklerle hiçbir şekilde örtüşmüyor. Erdoğan tarafından kurgulanan darbe senaryosunda, gerçekte uçaklar tarafından bombalandığı mı yoksa önceden içeri yerleştirilen bombaların patlatılarak senaryonun ilgili bölümünün sahnelendiği mi bile henüz belli değilken, milletvekillerinin ilgili ilgisiz bu konuyu gündeme getirip bunu kendilerine bir koruma kalkanı olarak kullanmaları siyasi ahlakla asla bağdaşmayacak bir durum. Meclisin üyeleri, Millet’in Meclisi’ni tek adamın iradesine teslim etmenin utancını perdelemek için, hayali bir terör örgütü ile mücadele ettikleri iddiasının altından kahramanlık çıkarmaya çalışıyorlar.

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesiyle yasalaşan kanun tasarısı ve değişiklik önergelerinin Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) direktifiyle hazırlandığını iddia etmek” cümlesi de tam AKP’ye yakışan bir tavır.  Diğer tüm sivil toplum örgütleri gibi cemaat de Türkiye’nin sorunları hakkında demokratik ülkelerde olacağı şekilde siyaset kurumuna karşı bir baskı grubu olarak düşüncelerini dile getirmekteydi. Söz konusu kanun teklifini de AB normlarına uyum çerçevesinde savunuştu. Ve bu duruma başta AKP’liler olmak üzere tüm kamuoyu tarafından da şahit olunmuştu. Zaten Başbuğ’un ifadeleri de bu yaşanmışlığı hatırlatmaktan başka bir şey değildi.

Bu dilekçe bile açıkça gösteriyor ki, AKP, geçmişte yaptığı doğru işleri bile açık yüreklilikle savunamayacak ve emekli bir general karşısında dahi doğruya doğru diyemeyecek derecede siyasi cesaretini yitirmiş bir menfaat grubuna dönüşmüştür.