Av. Osman ZEREY /

Elazığ depremi sonrası vakıflara yapılan yardımların nerelerde kullanıldığı konusu tekrar gündem oldu. Torunlar grubuna bağlı Başkentgaz’ın Kızılay aracılığıyla Ensar Vakfı’na bağışladığı 8 milyon doların, TÜRGEV’in ABD’deki ortak girişimi Türken Vakfı’na aktarıldığının ortaya çıkması tartışmalara neden oldu. Başkentgaz’ın vergi ödememek için bu yöntemi seçtiği belirtilirken Kızılay başkanının “vergi kaçırmak başka, vergiden kaçınmak başka” sözleri de yoğun eleştiri aldı.

Bu arada Ensar vakfı bir açıklama yaparak kendisini “fetö” şeytanlaştırması üzerinden savunmaya çalıştı: “Milletimizin ve devletimizin FETÖ ile mücadelesine her alanda katkı sunmayı sivil toplum sorumluğu olarak gören Vakfımız; hem yurtiçinde hem de yurtdışında FETÖ unsurlarının bu milletin evlatlarına musallat olmaması için bütün gayretiyle çalışmaktadır. Bu amaçla Türkiye’den Amerika’ya eğitim-araştırma için giden gençlerimizin FETÖ kıskacından uzak bir şekilde güven içerisinde barınabileceği bir yurt projesi Turken Vakfı tarafından hayata geçirilmiştir.” denilen açıklamada 8 milyon doların da söz konusu yurt için harcandığı iddia edildi.

Aslında, tablo çok net: ülkenin Cumhurbaşkanının nüfuzu altında bir vakıf, bu vakfa bağış yaparak ticari faaliyetlerini sürdüren bir şirket, siyaset ile ticaret arasındaki ilişkiye başkanı olduğu kurumu vergi kaçırmak için kullandırtan bir bürokrat, ortaya çıkan yolsuzlukları nefret söyleminin gücüne sığınarak savuşturmaya çalışan çürümüş başka bir vakıf…

Mekanizma şöyle işliyor: Türkiye’de en büyük işveren devlettir. Devletten ihale alan şirketler çok kar eder. Ancak devlet ihaleleri şeffaf şekilde yapmaz. Tüm büyük ihalelerde kararı bizzat Erdoğan verir. Peki Erdoğan kamu yararını mı düşünür? Elbette hayır, Erdoğan her ihaleden komisyon alır. Elde ettiği kara parayı aklamak için de bir yöntem geliştirir. Erdoğan’ın bizzat oğluna kurdurduğu bir vakıf vardır. İhale alacak firmalar bu vakfa yardım adı altında para yatırır ve karşılığında ihaleyi kapar. Vakfın yönetiminde Cumhurbaşkanı’nın oğlu olduğu için hiçbir kurum vakfın mali yapısını denetleyemez. Ancak bazen verilen rüşvetin büyüklüğü şirketlerin karlılığını etkilediği için giderleri azaltmak adına başka yöntemler geliştirilir. Örneğin vergiden kaçınmak için yapılan bağışların vergilendirilmediği bir kurum üzerinden bu paralar transfer edilerek aklanır. Ve bazen de söz konusu paranın nihai varış noktasını gizlemek için para vakıflara arasında gezdirilerek hedef saptırılmaya çalışılır. Ayrıca, yapılan usulsüzlüğün ortaya çıkma ihtimali göz önüne alınarak paraların eğitim vs gibi halkın sempatisini çekecek alanlar seçilir. Ancak paraların transfer ve kullanımı hiçbir şekilde denetlenemediği için yapılan yolsuzluktan kimsenin tam anlamıyla bilgisi olamaz. Özetle söylemek gerekirse aslında mesele yurt yapmak değil. Çünkü hedef bu olsa bunu çok şeffaf bir şekilde yapmanın yoları bellidir. Asıl mesele devlet nüfuzunu kullanarak haksız ekonomik çıkar sağlamaktan başka bir şey değildir.

Tüm bunlar sizi 2013 yılının Aralık ayına götürmedi mi? Aslında Kızılay’daki bu usulsüzlüğü haber yapan medyanın atladığı çok önemli bir nokta var. Tüm bu çarpık, yolsuz ilişkiler 25 Aralık yolsuzluk soruşturmasında delilleriyle ortaya dökülmüştü. Hatırlamakta fayda var, 25 Aralık yolsuzluk soruşturmasında TÜRGEV hakkındaki tespitler genel hatlarıyla şu şekildeydi:

  • TÜREGEV Vakfının suça konu faaliyetlerinde vakfın gizli sahibi ve yöneticisi olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın nüfuzunun kullanıldığı,
  • TÜRGEV’in gizli başkanlığını yapan Recep Tayyip Erdoğan’ın TÜRGEV’e arazi ve para toplanmasına aracılık ettiği
  • Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu’nun Şanlıurfa’da TÜRGEV’e yurt yapımı için arazi araştırdığı,
  • Kütahya’da TÜRGEV’in bedelsiz devralmak istediği bir kamu arazisi için Salih Koç’un Bilal Erdoğan’a “üstten, üst perdeden bir talimat verilmesi gerekiyor” dediği,
  • Maslak1453 projesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın Ali Ağaoğlu’nun çıkarına olarak imar usulsüzlüğü ve yolsuzluğu yaptığı, bunun karşılığında da Bilal Erdoğan’ın talimatıyla Ağaoğlu’nun TÜRGEV’e 20 dönüm arazi verdiği,
  • Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan’ın nüfuzlarını kullanarak TÜRGEV’e bağış yaptırdıkları, yapılan bağışlar karşılığında da kamusal usulsüzlük ve yolsuzluk yaptıkları,
  • TÜRGEV’in yönetim kadrosunun tek elden Recep Tayyip Erdoğan tarafından oluşturulduğu…

Bu tespitler yapıldıktan sonra TÜRGEV’in nasıl bir yolsuzluk ve kara para aklama mekanizmasına dönüştürüldüğü somut örnekleriyle tek tek ispatlanmıştı. Erdoğan’ın yolsuzluk soruşturmalarını “yargısal darbe” olarak tanımlayıp karşı mücadeleye başlamasına karşı yeterli toplumsal tepki gösterilemediği için söz konusu çarpık sistem daha da güçlenerek bugüne kadar geldi.

Polislerin yaptığı yolsuzluk soruşturmasını suç faaliyeti olarak göstermeye çalışan Saray savcısı ve hakimleri çok büyük hukuki taklalar atmak zorunda kalmışlardı. İddianamelere ve gerekçeli kararlara şu cümleleri yazmaktan utanmamışlardı mesela: “FETÖ örgütüne eğitim alanında rakip olarak görünen TÜRGEV vakfına yönelik usulsüz operasyonu, soruşturmanın yolsuzluk soruşturması yapmaktan çok, hükümeti devirmek ve akabinde cemaatin kendisine rakip olarak gördüğü müesseseleri işlevsiz hale getirmek, ayrıca cemaatin ortak hareket ettiği dış güçlerin tamamlanmasından rahatsızlık duyduğu büyük projelerin durdurulmasına yönelik olduğu anlaşılmıştır.” Kamuoyunun bu akıl ve mantık dışı kurguyu gönül rahatlığı ile hazmetmesi karşısında söylenecek pek bir şey kalmıyor.

Ve aradan 6 yıl geçtikten sonra aynı aktörlerin aynı sistemle yolsuzluklar yaptıkları tekrar ortaya çıkıyor ve yine “fetö” kalkanını kullanılarak iddialar kapatılmaya çalışılıyor. Geçmişte işe yaradığı tescil edilen bir yöntemin tekrar tekrar kullanılmasını yadırgamamak lazım. Asıl sorgulanması gereken, 2013’deki yolsuzlukları korkudan ağzına alamayan medyanın durumu.

Türkiye kamuoyu yakın geçmişte yaptığı hataların farkına varıp, kendisine dayatılan akıl dışı algıyı reddetme cesaretini toplayamadan bu kokuşmuş mekanizmanın ortadan kalkması mümkün değil.