Av. Osman ZEREY /

Ahmet Davutoğlu’nun kurucuları arasında yer aldığı Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyum atandı. Kısa bir süre öncesinde de vakfa ait İstanbul Şehir üniversitesine önce kayyım atandı sonrasında da el konulmak suretiyle garantör üniversiteye devredildi.

Vakfın kurucuları arasında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’na yakın isimler olduğu biliniyor. Kayyum atama kararının ve üniversiteye el konulmasının Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun parti kurma girişimleri içerisinde olmasıyla bağlantılı olduğunu Türkiye’de ki işleyişi bilen herkes bilecektir.

Kayyum atama kararı sonrasında yaşanan tartışmalar ve bu karar etrafında yapılan değerlendirmeler önyargılarımızın, şartlanmışlıklarımızın, kişisel komplekslerimizin,  korkularımızın, yetersizliklerimizin gerçekleri görmemizi nasıl engellediğini bir kez daha göstermiş oldu.

Bu durum gerçekte olup bitenleri görmemizi zorlaştırdığı gibi bazı konularda “haksız” olabileceğimizi de kabul etmemizi engelliyor.

Bu kapsamda yaşanılan sürecin nasıl ‘körleşmeye’ yol açtığını Akif Beki’nin  yazısına bakarak anlamak mümkün. Yazıda ‘bilişsel körlüğün’ tüm unsurları görülebiliyor. Genelleme yaparak hüküm kurma, akıl okuma yoluyla karar verme, olayları abartarak anlatma, ya hep ya hiç mantığına göre yorumlama yaparak kanaat belirtme, Beki’nin önyargıyla, şartlanmışlıkla değerlendirme yaptığını gösteriyor.

Konu, bir vakfa kayyum atanması ve vakfa ait üniversiteye el konulması. Yapılması gereken alınan kararın hukuka uygun olup olmadığı, hukuka aykırı ise hangi gerekçelerle hukuka aykırı olduğu çerçevesinde olması gerekirken, üzülenler ve sevinenler üzerinden bir değerlendirme yapıldığını görüyoruz. Karara sevinenler Cemaat mensupları ise karar yanlış, Cemaat mensupları üzülüyorsa doğru şeklinde değerlendirme yapılması ne hukukla ne de ahlak kriterleriyle izah edilebilir. Hukuk dışılığı bir başka hukuk dışılık ile dile getirmek ise tam olarak acınası bir hal.

Akif Beki yazısında, ‘Kime yaradığını, kimin ekmeğine yağ sürdüğünü, FETÖ’yü sevindirirken kime korku saldığını görmek de mi iktidarı uyandırmaz? AK Parti beğeniyor mu yaptığını?’ diyerek, hukukilik değerlendirmesi yerine, iktidarın yaptığı işlemler kime yarıyor, kimin ekmeğine yağ sürüyor, kimi sevindiriyor, kime korku salıyor şeklinde değerlendirme yapmak yaşanan hukuksuzlukların hangi kriterlere göre yapıldığını göstermesi açısından önemli.

Hukukçular olarak, suç işleyen kim olursa olsun, bizim partiden, gruptan, cemaatten, cemiyetten, ailemizden olduğuna bakmaksızın yargılanması ve bağımsız mahkemeler tarafından karar verilmesi gerektiğini belirtmemize rağmen Akif Beki, tüm Cemaat mensuplarını ‘zalim, şeytan, kumpas kuran’ şeklinde alçakça tanımlayarak, kendisinin yaşanan hukuksuzluklarla ilgili tavrını ve konumunu da göstermiş oldu.

Kendisi bilmiyor ya da göremiyor olabilir ancak, Türkiye’de yaşanan hiçbir hukuksuzluğa kime yapılırsa yapılsın sevinmiyoruz. Hukuksuzlukların kendisine, grubuna, partisine, cemaatine, cemiyetine karşı yapılmayan insanların, yaşanan hukuksuzluğa ses çıkartmaması ve bazıları tarafından ise hukuksuzluklara destek olunması ülkemiz adına bize sadece üzüntü veriyor, sevinç değil.  Mücadelemiz ülkemizde siyasi nedenlerle hiçkimseye haksızlık yapılmaması ve hukuksuzluğun son bulmasıdır. Akif Beki gibiler ne derlerse nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar…

Akif’in yazısında kullandığı dilde ki bayağılık için söylenecek çok şey var ancak o bayalığa girmek istemiyorum.