Cemil Emin /

14 Temmuz 1789… Paris, Versailles Sarayı… Gece yarısı… Dük Frédéric de Liancourt, Kral XVI. Louis’ye Bastille’in düştüğünü, bazı mahkumların kurtulduğunu ve kraliyete ait askeri birliklerin halkın toplu saldırısı karşısında dağıldığını haber vermeye gelir. Kral “C’est une revolte!” (Bu bir isyan!) diye bağırır, ama Liancourt onu düzeltir: “Non, Sire, c’est une revolution!” (Hayır Efendim, bu bir ihtilal!) Bu olayın üzerinden tam 227 yıl geçer. Bu sefer başka bir ülke, başka bir saray. Ama bu yeni Kral çok uyanıktır. Adım adım yaklaşan ihtilali sezmiş ve bunu bir isyana çevirmek için tedbirini çoktan almıştır. Tuzakları kurmuş, kapanları yerleştirmiş ve nihayetinde avını ağına düşürmeyi başarmıştır. Siyasi tarih kitaplarına “kontrollü ayaklanma” olarak geçecek bu olay, Kralın tahtını sağlamlaştırmakla kalmamış, ülkenin geleceğini de alabildiğine karartmıştır. Peki nedir ihtilal ile isyan arasındaki fark? Cevap, ‘Bir Facianın Hikayesi’nde saklı:

“İhtilâl başkadır, ayaklanma başka. İhtilâl ağır, hazırlanmış, kaçınılmaz bir vakıadır. Nevrotik bir dehâ veya tarihî bir tesadüf bu vakıayı olsa olsa hızlandırır. Ayaklanma (revolte veya sedition) embrionun aşırı bir sıcaklıkta zamansız ve yapay olarak kabuğu kırmasıdır; böylece, ölümünü hazırlamış olur embrion.

İhtilâl, tarihin tekâmüle koyduğu ad. Bir toplumda yeni şartlar ile yeni siyasî durumlara uymayan bir düzen, dinî veya ilmî sistem mevcutsa, ihtilâl, bu sistemi en az zarar, en çok başarı ile değiştirir. Bu itibarla ihtilâlin yol açtığı iğtişaşlar pek fark edilmez ve ortaya çıkar çıkmaz kaybolur. İhtilâl olgunlaşan civcivin kabuğunu kırmasıdır.

İhtilâlin ayırıcı vasıflarından biri: Başarı. Embrionun olgunlaşma derecesine, toplumların tekâmüle yatkınlık derecesine göre hemen veya az sonra gerçekleşecek olan bir başarı.  

Bir başka vasfı: Ağır ve aşamalı olması -bu da başarılarının bir sebebi. Çünkü ancak böyle olunca az çok sarsıntısız kabul edilir. Gerçi çok defa eskiden yana olanları sindirmek için şiddete başvurmak lâzım gelir. İhtilâller az çok yaygın ve geneldirler; bütün toplum katılır ihtilâle. Ayaklanmalar daima kısmîdir, bir kastın veya birkaç kişinin eseridir. Yüksek sınıflar aşağı yukarı hiçbir zaman ayaklanmaya katılmaz. İhtilâle bütün sınıflar katılır. Bilhassa yüksek sınıflar. Tabii ihtilâl kendilerine karşı yapılmamışsa.

Başlangıçta ihtilâllerin çoğu bir avuç insanın eseridir. Ama havayı koklayan, uykudaki cihanşümul bir duyguyu sezen bir avuç insanın. Bu itibarla zaman geçtikçe öncüler de çoğalır. Bu zaman birkaç yüz yıl da olabilir. İhtilâl, ihtilâl düşmanlarını bile kendi saflarına çeker. Sosyal dünya da -organik dünya gibi- ağır ve küçük çabalardan oluşur.

Ayaklanmaların sebebi önemli değildir. Çok defa mahallî veya şahsî. Taklit, sarhoşluk, iklim. Çok şiddetli fakat saman alevi gibi geçicidirler. Geri kavimlerde daha sık tekrarlanırlar. Katılanlar namuslu kimselerden çok şerirlerdir.

İhtilâller daima nadir görülür. Geri kavimlerde hiç görülmez. Çok ciddi sebepler veya yüksek idealler uğruna yapılır. Katılanlar da alelade suçlular değil, tutkulu kimseler veya dâhilerdir. “İhtilâl düşünen sınıfların eseridir. Büyük değişiklikler yapan kol değil, kafa. İşe yalnız kol karışıyorsa ihtilal değil, karışıklıklar çıkar ortaya” (Bonfadini). Kahramanlar ölünce ayaklanma sona erer. Kahramanlar ölünce ihtilâl gelişir ve genişler. Kısaca ihtilâller fizyolojik birer olaydır. Ayaklanmalar, patolojik. İhtilâl hiçbir zaman bir suç değildir. Ayaklanmalar daima suçtur.

Türkiye’de gerçekten bir ihtilal mi olacaktı? 15 Temmuz aslında köklü bir değişimi mi frenledi? Alternatif tarih yazmak kadar güç, bu sorunun cevabını vermek. Ama şu kadarını söyleyebiliriz: Türkiye uzun süredir bir değişimin arifesindeydi. Soğuk savaş dönemi artığı militarist yapılara karşı yürütülen hukuki mücadele, demokratik ilerlemeye yönelik beklentileri de beraberinde getiriyordu. İttihatçı zihniyetin sessizce geri çekilmesi de belki bu beklentileri körüklüyordu. Bununla beraber yolsuzlukların da etkisiyle siyasi meşruiyetini yitiren Sarayın ayakta kalmak için sergilediği baskı da tetikleyici etki yapmaktaydı. Toplumun tamamı değil elbette ama ülke üzerine kafa yoran bir avuç aydın, -hatta aralarında halen zindanda yatan dâhiler de vardı- yaklaşan büyük değişimi yüksek sesle haykırıyordu. Cihanşümul duygu da muhtemel değişime ayak uyduracak gibi görünüyordu. Buna ihtilal denebilir miydi bilinmez ama bir isyana dönüşebileceği ihtimali kimsenin aklından dahi geçmiyordu.

Peki nasıl oldu da bu tablo bir anda kısmi bir isyana, saman alevi gibi yanıp sönen bir ayaklanmaya evirildi?

Hiç şüphesiz şerirler karıştı işin içine ilkin. İsyancıların içinden ittihatçı zihniyet ile iş birliği yapmış olmalı birileri. Bu şekilde embriyonun olgunlaşma derecesini yakından takip eden Kral ve adamları, topluma aşırı şekilde suni sıcaklık pompalayarak zamansız ve yapay olarak kabuğun kırılmasını sağladılar. Böylece herkes dar bir klik tarafından sahnelenen kötü bir senaryoyu izlemek durumunda kaldı.  Değişimin tutkulu ve namuslu taraftarları, gerçeği fark ettiklerinde artık çok geçti. Dolayısıyla düşünen sınıfların saf dışı edildiği bir oyun sergilendi. Kral’ın adamlarının sahaya inip ayaklanmayı bastırması da çok zor olmadı doğal olarak. Ve ittihatçı zihniyetin geri dönüşü muhteşem oldu gerçekten. Bolca kan ve gözyaşı, statüko, işkence, adam kaçırma, kitlesel tasfiyeler… Kısacası değişim bekleyenlerin kökünü kazıyarak aslında umudu yok etmeye çalışma…

Peki Kral, gerçekten ihtilali engelledi mi yoksa bu sadece bir vehimden mi ibaret? Bu sorunun da net bir cevabı yok. Ancak tarihin bize öğrettiği bir gerçek var. Hiçbir taht cesetlerin, gözyaşlarının veya acıların üzerinde uzun süre ayakta duramıyor.