GENO/TR /

Sabah gazetesi 2012 yılı Kasım ayında yaptığı bir haberde, Ergenekon davası sanığı Taner Büber’in, Muzaffer Tekin ve Sami Hoştan ile irtibatlı olarak, Erol Evcil’in vurulması, Gaziosmanpaşa’da Türk-Kürt çatışması çıkarılması ve Hrant Dink’in öldürülmesi gibi planlara isminin karıştığı yönünde iddialara yer vermiş ve haberi “Ergenekon’da Şok İddia” başlığıyla servis etmişti. Haberde Ergenekon davasında dinlenen gizli tanık Boyabat’ın, davanın tutuklu sanıklarından Muzaffer Tekin tarafından kendilerine Hrant Dink’in öldürülmesi talimatının verdiğini ama bu isteğinin Taner Büber tarafından reddedildiğini iddia ettiği belirtilmişti.

Aradan 7 yıl geçtikten sonra 2020 yılı Ocak ayında aynı gazete bu sefer Taner Büber’in Zekeriya Öz tarafından tahliye karşılığında itirafçı olması için zorlandığı iddialarına dair bir haber yayınladı. “Zekeriya Öz hakkında yeni iddianame: Tahliye vaadiyle yalan beyan istemiş” başlıklı haberde “Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın eski savcı Zekeriya Öz hakkında Taner Büber isimli tutuklu sanıktan Ergenekon Davası’nda emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve iş insanı Sami Hoştan’ın aleyhinde beyanda bulunmasını istemesiyle ile ilgili olarak ‘Görevi kötüye kullanma’ ve ‘Silahlı terör örgütüne üye olma’ suçlarından iddianame hazırladı.” ifadelerine yer verildi.

Ergenekon kumpas mı gerçek mi tartışmalarına hiç girmeden, Sabah gazetesinin yaptığı iki farklı haberden yola çıkarak kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz.

AKP rejimi ve onun yayın organları bugünkü gerçeklerle çelişen geçmişteki gerçeklerin varlığı noktasında büyük sıkıntılar yaşıyor. Ne zaman yeni gerçekliğe uygun bir yayın yapsalar, arşivlerden geçmişte yaptıkları ve bugünkünün tam zıddı yönde bilgiler içeren başka bir haber çıkarılarak önlerine seriliveriyor. AKP medyasının yayın ahlakı konusunda bir takıntısı olmadığından düştükleri aşağılayıcı durumdan rahatsız olmuyor gibiler.

Görünen o ki rejimin en zayıf tarafı, geçmişte kalan ama bir türlü unutulmayan ve her an tekrar gün yüzüne çıkma riski taşıyan eski gerçekler. Gerçeklerle mücadelenin nasıl olması gerektiğini 1984’ün satırları arasında bulabilirler aslında.

George Orwell’ın 1984’ünün ana karakteri Winston, partinin uyguladığı “gerçeklik denetimi” adı verilen bir uygulamadan bahseder. Bu görevi yerine getirmek için kurulmuş bir bakanlıkta çalışan Winston’un vazifesi, bugünkü gerçekler ile çelişen geçmiş tarihli haberleri yine yukarıdan gelen talimatlar doğrultusunda arşivden bulup çıkarmak, bu haberlerin içeriğini bugünkü gerçekliklere uygun hale getirmek ve tekrar yerine koymaktır. Winston yaptığı işin mantığını da şöyle özetler: “Gerçeklik denetimi; mazide kalan gerçeklerin değiştirilmesi demekti. Bununla geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor ve sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu. Hatta geçmiş sadece değiştirilmekle kalmıyor, sürekli değiştiriliyordu… Parti sloganında: ‘Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar. Şimdiyi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar’ deniyordu.”

AKP rejiminin de bir an önce yeni bir bakanlık seviyesinde bu önemli probleme el atması gerekli. Gerçeklik denetimini tam anlamıyla uygulayamayan bir rejimin gerçek anlamda bir diktatörlük olamayacağını ve gerçeklerle yaşadığı bu derin problemden ötürü içine düştüğü trajikomik durumdan da kurtulamayacağını bir an önce anlamaları gerekiyor.