Av. Ahmet Özer /

Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de Şişli’deki Agos gazetesinin önünde uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Yerde yatan fotoğrafı hepimizin zihninde acı bir anı olarak duruyor.

Hrant Dink öldürüldüğü gün yayınlanan yazısında,  ‘..Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.’ diyerek içinde bulunduğu ruh haletini anlatmış ve bu ülkede insanların güvercinlere dokunmadığını söylemişti. Ancak, ne yazık ki düşündüğü gibi olmadı ve aşağılık bir katil tarafından öldürüldü.

Hrant Dink’in yerde yatan o fotoğrafını görenlerin, eşinin gözlerinden yaşlar akan konuşmasını dinleyenlerin ağlamaması ve bu ülkede güvercinlere dokunulduğu için kahretmemesi mümkün değil.

Bir insanı öldüren, hele de öldürülmesi için plan yapan, azmettiren, yardım eden, imkan sağlayan kim olursa olsun yargı önünde hesabını vermeli. Suçun faili, azmettiricileri yakalanmış olmasına rağmen aradan geçen 13 yıla rağmen yargılama devam ediyor ve ne yazık ki bu menfur olay iktidar başta olmak üzere bazı kişilerin, grupların ve yargının  siyaset malzemesi olarak kullanılmaya devam ediyor.

Hiç şüphe yok ki bir olaya bakış açımız olayın içeriğini ve olaya dönük tespitlerimizi etkiler. Gelişmeleri, yargılarımızı, kanaatlerimizi ve hükümlerimizi bu bakış açısı belirler. Bu durumu ülkemizde yaşanan tüm siyasi konularda görebiliriz. İktidarın ak dediğine muhalefetin karar demesi olaylara bakış açımıza göre değişiklik gösteriyor. Aynı olayla ilgili iki hükmün farklılığına yol açan nedir! Ortada somut maddi gerçeklik denen varlık aynıdır ancak kanaat üreticileri kendi yaklaşım ve bakış açılarının gösterdiği yola, kişileri sevk etmek suretiyle algıyı yönetmektedir.

“İşaret görmek isteyenler için vardır” sözünün yansıttığı da aynı gerçektir. Ya size pazarlanan hazır sunumu kabul edersiniz, ya da bakış açınıza göre sınırlı bir alanı görüp “her şeyi görüyorum” zannedersiniz. Çünkü baktığınız yer aslında görmek istediğiniz, görmek istediğiniz ise nihai talebiniz, yani bir anlamda sınırlılıklarınız içindeki sınırınızdır. O yüzden çok defasında sınırın diğer tarafına geçemeden kendi baktığınız alanla yetinirsiniz…

Aynı durum, Dink Davası öncesi ve sonrası gelişmeler açısından da  bu şekilde özetlenebilir. Herkes  “her şeye vakıf olduğu inancıyla” bir diğerini suçlamakta, baktığı pencereden diğerlerini ötekileştirmiştir. Bugün AKP iktidarının siyasal söylemleriyle dava iyiden iyiye kirlenmiş ve maddi gerçekliğin üstü örtülerek gözlerden kaçırılmıştır. Halbuki gerçeklik aynıdır ve aynıyla ortada durmaktadır.

Eğer bakışımızda X veya Y şahsı kendimize yakın görüp bir duyarlılık sergilersek, gerçekliği kaçırabilir ve yalnızca kendi sınırlarımız da görünür olanları sayıklamak zorunda kalırız. Fakat resmi biraz daha küçültüp, bulunduğunuz konumu şahıslardan ayrı tutarsak, o zaman bütünü görebilme ve gerçekliği tam anlamıyla fark edebilme imkânı elde edebiliriz.

Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmal kesinlikle söz konusudur. Bu ihmal kastı aşan bir davranış ta olabilir. Bu sorumluluğu iktidarın vermeye çalıştığı bakış açısına ve kamu görevlilerine olan yakınlımıza göre değil de somut gerçeklere göre belirlersek, birilerinin vermeye çalıştığı algıya göre karar vermemiş oluruz.

Bu yazıda, Dink’in öldürülmesine giden süreci tekrar hatırlatmak suretiyle, bir insanın ölüme nasıl götürüldüğü gerçeğine tekrar bakıp, verilmeye çalışılan algının ötesinde ürkek güvencinlere zarar verilmemesi için hep birlikte neler yapabileceğimizi değerlendirmeliyiz.

Hrant Dink’in hedef olma süreci 6 Şubat 2004’te Agos Gazetesinde, Sabiha Gökçen’in, 1915 katliamı sonrasında evlat edinilen Ermeni çocuklarından biri olduğunu  yazmasıyla başladı.

21 Şubat 2004’te Hürriyet Gazetesi bu haberi manşetine taşımış ve ertesi günkü devam haberinde de Sabiha Gökçen’in  “Ermeni değil Boşnak” olduğunu savunmuştu.

22 Şubat 2004’te Hürriyet’in haberi üstüne Genelkurmay Başkanlığı resmi bir açıklama yayınlamış ve haberin “millî bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayacağı” savunulmuştur.

23 Şubat 2004’te Genelkurmay açıklamasından sonra Hürriyet, Sabah, Akşam, Milliyet ve Cumhuriyet gazeteleri ve köşe yazarları Genelkurmay’ı destekleyen ve Gökçenin Ermeni olamayacağını ileri süren haber ve yazılar yayınlamıştır.

Milliyet’ten Hasan Pulur ve Melih Aşık, Hrant Dink’in “Cumhuriyet ve Türkiye düşmanı bir Ermeni” olduğunu ileri sürmüştür.

24 Şubat 2004’te Hrant Dink  İstanbul Valiliği’ne çağırılarak uyarıldı. Bu görüşme Vali yardımcısı ve iki MİT görevlisi tarafından gerçekleştirildi.

26 Şubat 2004 tarihinde, Ülkü Ocaklarına mensup bir grup, MHP Şişli İlçe binası önünden yürüyüşe geçerek Agos Gazetesi önünde, “Ya sev ya terk et”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganları eşliğinde gösteri yaptı. Bu gösteride, grup adına basın açıklaması yapan Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” şeklinde açıklama yaptı.

Dink aleyhinde yürütülen ulusalcı kampanya sonrası 25 Şubat 2004’te Mehmet Soykan isimli vatandaşın şikâyet dilekçesi üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı, Hrant Dink  hakkında, “Türklüğü aşağılama” suçlamasıyla dava açtı.

Cumhuriyet’ten Deniz Som, Dink’in “Adolf Hitler’in bile ilerisinde bir faşist” olduğunu ileri sürmüştü.

2004 Şubat’ının sonunda Emin Çölaşan Dink’in “şeriatçı özlemi olanlar, Türkiye’nin bölünmesini isteyenler, Apo’ya özgürlük isteyenler” ile aynı şeyi yaptığını ileri sürmüştü.

Önce Vatan gazetesinden Orhan Kiverlioğlu, “Hrant’ın hırlayışı” başlıklı bir yazı kaleme almış ve Dink’in “maymun genleri taşıdığını” ileri sürmüştür. Yazısında “Türklüğe hırlayan Hrant’ın kafasına dank edecek bir kanun olmalı” ve “insan suretindeki Ermeni tarihçi sürüngenlere de Türk kanının zehirli vasfını içtimai şifa niyetine göstermek lâzım” şeklinde ifadeler de bulunmuştu.

25-27 Mayıs 2005 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesinin ev sahipliğinde çok sayıda akademisyen ve bilim insanının düzenleyicisi ve yine çok sayıda araştırmacı, gazeteci, yazarın katılımcısı olduğu, “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” konulu bir konferans yapılması planlandı. Böyle bir konferans düzenleneceği haberinin basında yer almasıyla, yine Kerinçsiz ve ekibinin gayretleriyle konu kamuoyunun gündemine taşındı. Konferans ve konferansın düzenleyicileri ağır ırkçı saldırılara, tehdit ve hakaretlere maruz kaldı. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek konferans ile ilgili olarak “Bu, Türk milletini arkadan hançerlemektir” şeklinde açıklama yaptı.

Kemal Kerinçsiz’in öncülük ettiği Büyük Hukukçular Derneği, yeni bir şikâyet kampanyası organize etmiş ve tek tip dilekçelerle savcılığa başvurmuştu.

14 Ekim 2005’te Hrant Dink hakkında, kesinleşmemiş mahkeme kararı üstüne yorum yaptığı gerekçesiyle, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla bir dava daha açılmıştı.

Duruşma sonrasında mahkeme koridorunda Hrant Dink’e saldırıldı. Daha sonra Kemal Kerinçsiz, Sevgi Erenerol, Veli Küçük ve Levent Temiz ile bağlantılı çevrelerin katıldığı protesto gösterilerinde “misyoner çocuğu” pankartı açılmıştır.

Sevgi Erenerol 2006 yılında Genelkurmay Başkanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda misyonerlik faaliyetleri ve azınlıklarla ilgili seminerler verdi.

2006 Şubat’ında Kemal Kerinçsiz Akdeniz Üniversitesi’nde düzenlenen bir panele Hrant Dink’in peşinden gitmiş, salonda söz alıp gerilim yaratmıştır.

2006 Mart’ında Ortadoğu gazetesinde “Ya sev ya terk et” ve “Kovun bunları” başlıklı haberler yapıldı. Dink’in isminin geçtiği tüm haberlerde isminin yanında “Türklüğe hakaretten yargılanan Ermeni gazeteci” ibaresi kullanıldı.

2006 Mayıs’ında Yargıtay 9. Ceza Dairesi Dink’in Türklüğe Hakaret suçunu işlediğine hükmetmiş ancak dosyayı “usul” yönünden bozmuştu.

2006 Aralık’ta Hrant Dink katıldığı bir mahkeme duruşması çıkışında “Hrant Dink, Taşnak, Hınçak, Asala ve devşirmeler seninle gurur duyuyor – Büyük Türk Milleti” pankartıyla karşılanmıştı.

Yaşanan bu olaylar sonrasında, Hrant Dink 17 Ocak 2007 tarihinde öldürülmüştü. Tetikçi Ogün Samast, 5 Nisan 2011 günü verdiği mahkeme ifadesinde Hrant DİNK’i öldürmesinde Yasin Hayal’in telkinine ilaveten basında çıkan olumsuz, hedef gösterici haberlerin etkisinden söz etmiş ve DİNK’ten ilk olarak medya vasıtasıyla haberdar olduğunu belirtmişti.

Hrant Dink’in ölüme götürülüşü yorumsuz olarak bu şekilde. Bakış açılarımızı bir kenera bırakarak yaşanan tüm bu olaylara göre olayın asıl faillerini tekrar düşünmeye çalışalım.

Bir sonraki yazıda da sorumluluğu olan kamu görevlileriyle ilgili somut bilgileri dikkatinize sunmaya çalışacağım…