Av. Ömer Turanlı /

Sabah gazetesinden Engin Ardıç, bugünkü köşesinde gazetecilikten, nezaketten, nezahetten, haktan, hukuktan uzak bir yazı kaleme almış. Bilgi, yorum ya da fikir barındırmayan yazısını paylaşıp da insanların temiz zihinlerini bozmak istemiyorum.

Engin Ardıç’ın bir dönem Cem Uzan sevdalısı şimdilerde ise AKP’nin en kahraman yandaş gazetecilerinden birisi olduğu herkesin malumudur. Bu nedenle tanımlamak için çok söz söylemeye gerek yok. Sadece Ferhan Şensoy’un anılarını yazdığı kitabında ona taktıkları lakabın neden “Hayvan Engin’ olduğunun daha iyi anlaşıldığını söylemekle yetinelim.

Sabah gazetesinde yer alan bir haberden yola çıkarak yazdığı yazı ile gazeteci değil yandaş olduğunu net olarak ortaya koyuyor Ardıç. Yazıya göre, 127 milyon 500 bin dolarlık sahte banknot ele geçirilmiş. Daha önce de 271 milyon sahte dolar daha ele geçirilmiş. Üst üste koyulduğunda orta boy bir araba büyüklüğündeymiş.

Bu haberle ilgili olarak da, ‘bunları basanlar da FETÖ’nün adamları! Daha doğrusu FETÖ’nün “taşeron” iş yaptırdığı profesyonel kalpazanlar. FETÖ örgütü bu parayı “yurt dışındaki firari üyelerini beslemekte” kullanıyormuş…’ şeklindeki ifadeleriyle hükmünü ortaya koymuş.

İnsan, Sabah gazetesinin fonksiyonunu, yazarlarının amacını bilse dahi nedense yazdıkları bilgilerin teyit edilmesini, verdikleri bilgiyle ilgili farklı bir iddia varsa yazmalarını, biraz tarafsız ve hakkaniyetli olmalarını istiyor. Ancak bu isteğin beyhude bir beklenti olduğunu da çok geçmeden farkediyor.

Ardıç’ın kesin bilgiymiş gibi yazdığı iddianın doğru olabileceğine dair elle tutulur, gözle görülür somut tek bir delil yok. İnsana sormazlar mı, geçen sene 271 milyon sahte dolar daha ele geçirilmiş diyorsun, bir sene geçmiş nerde bu iddianın delili? Bir yıl önce bir operasyon yapılmış ancak ortada sadece üst üste yığılmış dolar fotosu var. Bu işin organizatörleri, teslim alacakları, nasıl gönderileceği, nasıl teslim alınacağına dair bilgi olmaz mı? En azından bu iddiayı doğrulayacak bir delil olması gerekmez mi?  Bir şey uyduracaksanız bari onu adam gibi yapın diye soran da olmuyor, anlaşılan.

Yazısında bazı kişilerin isimlerini vererek gazeteci olmadığının yanında ne kadar ‘beyefendi(!) bir kişiliğe sahip olduğunu’ ve okul yıllarında aldığı lakabı da sonuna kadar hakkettiğini göstermiş oldu! Yazıda ismi geçen Hakan Şükür ve Can Dündar’ı Engin Ardıç’la kıyaslamanın onlara karşı büyük bir haksızlık olacağını düşündüğüm için bu konuya hiç girmiyorum.

Bu vesileyle ‘Havuz medyasının’ nasıl oluşturulduğunu da tekrar hatırlayalım. AKP kendisine bağlı bir medya oluşturmak amacıyla önce TMSF batık banka patronlarının medya yatırımlarına el koydu, sonrasında da AKP organik bağının bulunduğu iş adamlarının yönetiminde yeni bir “medya” oluşturdu. Bu medya “Havuz Medyası” olarak adlandırılmıştı.  25 Aralık 2013 tarihli yolsuzluk dosyasında, Sabah-ATV’nin satışına ilişkin yer alan ses kayıtlarına göre, Sabah-ATV’nin satışı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı ve eski ulaştırma bakanı Binali Yıldırım’ın koordinatörlüğünde iş adamlarının oluşturduğu bir havuzda toplanan rüşvet paralarıyla alındı ve AKP’nin bekası adına hizmet etmekte. (diken.com.tr, 13.02.2014).

Bu bilgi karşısında ‘havuz medyasında’ yazanlara gazeteci denilemeyeceği gibi yazılanlara da haber gözüyle bakmak doğru olmayacaktır.

Zorba ideolojilerin tasmalı esirlerinin, özgür ve satın alınamaz ruhlara duydukları kompleksi, kalemlerini küfür, aşağılama ve hakaretlerle kullanarak bastırmaya çalışmalarını derin bir üzüntüyle izlemek belki en doğrusu ama, hakikate duyduğum saygıdan dolayı birkaç paragrafla da olsa bu saygısızlığı karşılıksız bırakmamak adına bu satırları kaleme almış olduğumdan dolayı hoşgörünüze sığınıyorum…