Av. Fatih Şahinler / 

15 Temmuz’dan sonra dilimize kazandırdığımız yeni bir kavramımız var: “fetö borsası”. Duyduğunda herkesin aslında ne olduğunu çok iyi anladığı bu kavram, nedense hak ettiği değer ölçüsünde gündem olmuyor. ‘Adli soruşturmalar nasıl oluyor da borsaya dönüşebiliyor?’ sorusu yeteri kadar tartışılmıyor. Adil olmayan bir hukuk sisteminin ne şekil bir haksız ekonomik çıkar sağlama zeminine kaydığı detaylıca araştırılmıyor. Adliye saraylarının ticarethaneye evirilmesinin altında yatan sebepler gereğince ele alınmıyor. Peki neden?

İlk önce borsanın tanımını tekrar hatırlamakta fayda var. ‘Borsa, sarrafların, kimi tüccarların, özellikle değerli kâğıt, pay belgiti ve tahvil, döviz ve her türlü mal alışverişiyle uğraşanların, alım satım amacıyla devlet denetimi altında iş yaptıkları yer’ anlamına gelmektedir. Alım satımı yapılacak şeyin değerli olması ve bunun devlet kontrolünde yapılması borsanın en önemli iki enstrümanı.

“Fetö borsası” da “fetö ürünlerinin” adliyelerde alınıp satılır olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavram. Çünkü son 4-5 yıldır Türkiye’de üretimi ve ticareti yapılan en değerli ürün maalesef “fetö”! Ve bu terim gerçekten tanımının hakkını verecek derecede isabetli bir kullanım alanına sahip. Bu korkunç gerçek, Türk yargısının kokuşmuşluğunu ispat eden en önemli gösterge.

AKP rejimi, ceza kanunlarını siyasi hedeflere ulaşma yolunda manivela olarak kullandığından, bu tür iddialardan rahatsızlık duymakta. Bu nednele rejim medyasında “fetö borsasına” ilişkin haberler pek yer bulamıyor. Bunun yerine bu iddiaların yalan olduğu yönünde ağır bir propaganda yürütmeye çalışıyorlar. Ancak pek başarılı oldukları da söylenemez.

Muhalif medyaya ise, “fetö borsası” gerçeğini, hukuk sisteminin bütüncül eleştirisi için ciddi bir argüman olarak kullanmak yerine söz konusu suçlamaları daha çok münferit vakalar olarak yansıtmayı tercih ediyor. AKP rejiminin herkesi “fetö ile mücadele” sancağının altında toplama çabalarına direnerek, kendileri bu sözde mücadele için ayrı bir bayrak açtıklarını ispat etme gayretiyle çabalayıp duruyorlar.

Sanıklardan rüşvet alan hakimler, parayla soruşturma dosyası açıp kapatan savcılar, şüphelileri tehdit eden polis ve istihbaratçılar, maddi menfaat elde etmek için masum insanları korkutup gasp eden yargı çeteleri adliye saraylarında kol gezerken, “fetö borsasının” bu kadar cılız bir sesle tartışılması inanılır gibi değil. 15 Temmuz’un kahraman(!) savcıları “fetö borsası” çetelerinin lideri olarak işlem görürken, yolsuzluk soruşturmalarını kapatan savcıların rüşvet karşılığı işlemler yaptıkları bir bir ortaya çıkarken, bu suskunluğa bir anlam verebilmek de mümkün değil.

“FETÖ sanığını serbest bırakan hakimi FETÖ’den rüşvet aldı diye tutuklayan hakim FETÖ’den tutuklandı” tarzı haberler yapan, bununla beraber “fetö ile en çok mücadele eden kesim” olarak kendini tanımlamaya çalışan gazetenin yazar ve yöneticileri “fetö’ye yardımdan” ceza aldı bu ülkede… Bu absürtlükte bir gerçekliğe ancak mevcut Saray Yargısı neden olabilirdi. Asıl tartışılması gereken konu hukuku “köpeğe” çeviren ittifaklar ve bunların neden oldukları telafisi imkansız hak kayıpları ve ülkeyi sürükledikleri uçurum olması gerekirken, mesele “fetö” kısır döngüsünün dar kalıpları içine hapsedilmeye çalışılıyor.

Hukukun evrensel ilkeleri yok edilince, adalet sarayları da ticarethaneye döner, mahkeme salonlarında da borsalar kurulur… Kendini muhalif zanneden medya da hukuku savunmak yerine kalıplaşmış yargılarla, peşin hükümlerle ve hatta yargısız infazlarla bu sahneden rol kapmaya çalışmaya devam ettiği müddetçe Türkiye vatandaşlarının adalet beklentisi daha çok uzun süre borsalarda alınıp satılacak gibi duruyor.