Said Emre ERENOL /

Bana terörist dediniz. Ben terörist değildim. Kanunlara göre değil terör eylemi, disiplin suçu sayılan bir eylemim bile olmadı. Bir cümleyle olsun savunma hakkı vermeden beni Resmi Gazete ile terörist ilan ettiniz. Basınınız, hakkımda yargısız infaz yaptı. Kendimi ifade edecek zemin bulamadığımdan, tarafsız rolü oynayanlar, karşı tarafı haklı, beni haksız zannetti. Bir KHK ile beni mesleğimden atarken, 25 yıllık emeğimi de çöpe attınız. Oysa hep, ülkemin insan kalitesi yükselsin, insani değerler yücelsin diye çalışmıştım. Meğer necip milletimin necipliği eskilerde kalmışmış da benim haberim yokmuş.

Resmi Gazeteyle terörist ilan ettiğiniz için beni, dışarda iş de bulamadım. En yakınlarım bile korktu yardım eli uzatmaya. Keşke iş, yapmadıkları yardımla kalsaydı… Yalanlarınıza kanıp, benim terörist olduğuma inandılar. Dışladılar, ilişkileri kestiler, telefon rehberlerinden sildiler, hatta ihbar ettiler. Beni tanıyan, seven, saygı duyan dost sandıklarım ise, bir cüzzamlı görmüş gibi yollarını değiştirdiler beni görünce. Pazarda limon sattım, mendil sattım, karnımı doyurdum çok şükür. Ama gün geldi, artık sokağa, pazara da çıkamaz oldum. Çünkü artık aranıyor olmuştum “teröristlik” suçlamasıyla. Saklandım. Her tarafta zombileştirdiğiniz ve ısırmaya hazır yaratıkların yerimi ihbar edeceği korkusuyla yaşadım aylarca, yıllarca… Hastalandım, doktora gidemedim. Hastaneye gireni hapishaneye tıkıyordunuz çünkü. Kendimin ve ailemin rızkını temin etmek için elde kalan arabamı, evimi satayım istedim, notere gidemedim. Noter sistemi hemen haber veriyordu polise, burada terörist işlem yaptırıyor diye. Yakaladığınızı içeri atıyordunuz sorgusuz sualsiz bir şekilde, proje denilen mahkemeler eliyle…

Sonra buldunuz beni… Gözaltına aldınız. Ellerime ters kelepçe taktınız eşimin, çocuklarımın gözü önünde. Ne olduğunu bile anlayamadan yere yüzüstü yatırdınız binbir hakaretle… Basın ordusu da dışarda bekliyordu, muhaliflerinizi nasıl ezdiğinizi cümle âleme göstermek için. Aslında zulmünüzü tescilliyorlardı, hani inşallah bir gün hesabı sorulacak zulmünüzü…

Karakolda/şubelerde/hapishane hücrelerinde dayak attınız. Elektrik verdiniz, çırıl çıplak soyup buz gibi tazyikli su sıktınız üzerimize. Testislerimizi sıktınız. Elinizdeki copla yazmaya bile utandığımız fiilleri yaptınız/yapmakla tehdit ettiniz. Önceden kurguladığınız hikayeleri kabul ettirmek için, ailelerimizi getirip namuslarına uzanmakla ve bize seyrettirmekle tehdit ettiniz. Yazın sıcağında kaloriferleri açıp terlettiniz ve banyo imkânı da vermediğinizden kokuttunuz bizleri… Kışın soğuğunda kaloriferleri yakmadınız, camı kırık odalara koyup titreyişimizi seyrettiniz. Hatta yakınlarımızın getirdiği kazakları bile kabul etmediniz, ta ki soğuktan hasta olalım, hatta donup ölelim diye…

Bir kısmımız, cehenneme çevirdiğiniz bu topraklarda hayat hakkı tanınmadığı için ülkeyi terk etmek istedik. Hani “Bunlara su bile yok!” demişti ya lideriniz, “Öyleyse bırakın başka diyarlara gidelim” dedik, pasaportlarımızı iptal ederek, yurtdışı yasakları koyarak ona da engel oldunuz. Ölmemizi istediğiniz açıktı. Siz zalimlere teslim olup işinizi kolaylaştırmaktansa, başka türlü ölümü göze alıp revan olduk Meriç Nehri yollarına… Yakalanmadan lastik bota binebilenler, bu kez de Meriç’in bulanık sularında ağaçlara, çalılıklara takılıp batan botlardan nehire düşerek can verdiler. Bir şişme bota bile verecek parası olmayanlar, kendi yaptıkları derme çatma teknelerle ve uyduruk botlarla açıldılar Ege denizine… Onlar da varamadılar “Gâvur Yunan(!)” sahillerine…

Ulaşanlar için ayrı bir dram başlıyordu daha ilk dakikadan itibaren Yunan topraklarında. İlk zamanlar yakalanmamak için saatlerce tarlalarda, ormanlarda yürüdük kar, yağmur altında. Büyükler neyse de, çocuklar, bebekler dayanamıyordu bu zorlu yolculuğa. Onların bu hallerine de ana babaların yüreği dayanamıyordu. Tek tesellimiz suçsuz olduğumuza inanmamızdı. Hak yolunda olanların başlarına gelebilecek felaketleri teorik olarak biliyorduk eskiden, ama şimdi yaşayarak anlıyorduk. Zamanla “gâvur eller” kucak açtı bize. Meğer çocukluğumuzdan beri Yunan’ı bize can düşmanı diye belleten zihniyet asıl kendi gâvurluğunu saklıyormuş. Öz vatanımızda necip milletimizden görmediğimiz yardım ve empatiyi bu yaban ellerde gördük. Hoş, onların da geçim sıkıntıları vardı ya, yine de iyi davrandılar bizlere… Ne hikayeler, anılar yazılacak ilerde…

Sonra Avrupa yolları zorlandı bin bir masrafla… Varabilenler yeni yurtlarına, arkalarında kalanları, gelemeyenleri, gelemeyecek olanları düşünüyorlardı. Vardıkları yerlerde de kolay değildi hayat. Yolunu, dilini bilmedikleri ülkelerde yaşama tutunmaya çalışıyorlardı. Yardım eden kardeşleri vardı mazlumun halinden anlayan. Bir de yine “Gâvurcuklar(!)” vardı onlara ülkesini açan, sığınma hakkı tanıyan, geçimlerini sağlayan…

Dönüp baktığımızda arkamıza, “Yaşananlar bir kâbus olsa gerek!” diye düşünüyoruz. Nasıl bir milletmiş ki bizim ki, bir paket makarna, bir torba kömür için yolsuzluğu, haksızlığı, zulmü, adaletsizliği görmedi, görmek istemedi.

Yolsuz ve arsız grubun arkasından şuursuzca sürüklenen asil(!) bir milletin ferdiyim ben. Koskoca ülkeyi bir aile şirketine çeviren ve züccaciye mağazasına dalmış bir fil sürüsünün yaptığı tahribat gibi tepeden tırnağa tüm ülkeyi mahveden bir çetenin yönettiği ülkenin ferdiyim. Ülkenin milli ve askeri servetinin yabancılara peşkeş çekilmesine aldırmayan, doğal kaynaklarının talan edilmesine göz yuman bir milletin ferdiyim. Ülkede tarım, hayvancılık, sanayi ve endüstri adına hiçbir projesi olmayan, kendisi de “Millî” olmayan bu rejimin ve yandaşlarının şehirleri beton yığınına çevirmesini sessizce seyreden, geçmediği köprüye, gitmediği hastaneye para ödeyen, neler kaybettiğinin farkına bile varamayan acayip insanların ülkesindenim. Ülkeyi uluslararası arenada iki paralık eden bu grubu her halükârda alkışlayan saçma sapan bir akla ve mantığa sahip necip insanların ülkesinden…

Yoksa bu necip milletin, kimisi hamile, kimisi lohusa, kimisi çocuklu, kimisi hasta on bin kadının cezaevlerinde olduğundan haberi yok mu? Yoksa bu şanlı milletin, gözaltı merkezleri ve cezaevlerinde vuku bulan 70 şüpheli ölümden haberi yok mu? Bu soylu milletin, buna muhalefet diye geçinen kesimler de dâhil, güpegündüz siyah transporter ile kaçırılıp aylarca işkence gören, sonra Emniyette ortaya çıkıverip; “Ben kaçırılmadım, saklanmıştım, sonra kendim teslim oldum. Hanımım sosyal medya hesaplarını kapatsın. Bütün yerli ve yabancı makamlara verdiği dilekçeleri geri çeksin. Bu arada, Karlov cinayetinde de FETÖ’nün parmağı var ha!”, diyen vatandaştan haberi yok mu?

Keşke din maskesiyle uyutulmuş bağnaz ve ezik bir kesim olsaydı bu hukuksuzluğun mimarı ekibin destekçileri… Heyhât! Koskoca ülkemin büyük çoğunluğu, -bir kısmı muhalefet ediyormuş gibi gözükse de-  bu kliğin söylemlerini sakız çiğner gibi her gün tekrar ediyor, biz masumlara atılan binlerce, ama binlerce iftiraya sahip çıkıyor. Velev ki, irtibat, iltisak ve aidiyetimiz bulunduğu söylenen bir yapının bazı fertleri bir suça karışmış olsunlar, nerede kaldı “Cezaların Şahsiliği” prensibi? Hangi vicdan, hangi kanun suçlu olduğu iddia edilen bir bireyin ana-babasının, evlatlarının, aile fertlerinin gözaltına alınmasına/tutuklanmasına cevaz verebilir, mallarına, nafakalarına el koyabilir? Safderûnlar atlamasın hemen 15 Temmuz cinayetleri ve ifadeler/itiraflar ne olacak diye! 15 Temmuz’da kimin ne dolap çevirdiği bizce az-çok belli. Ben merakla bekliyorum bu ifade ve itiraflarda Atatürk’ü de bizim öldürdüğümüz ne zaman yazılıp çizilecek diye… Nasılsa işkencenin bini bir para, meydan da boş! Hazır yakın zamanın tüm pisliklerini, karanlık cinayetlerini üstümüze boca etmişken, Atatürk’ü de aslında bizim öldürdüğümüzü yazın da, yüksekten atma rekorunuzu egale edin!

Ya katlimize cevaz veren, “Bunların malı mülkü, eşleri ganimettir” diyen Taylasanlılar (sarıklılar) güruhuna ne demeli? Sadece hallerine diğerlerinden daha çok acınır bu din simsarı zavallıların!

Velhasıl; birbirine öfkeyle bakan, celladına âşık, şuursuz, körler ve sağırlar topluluğu olmuş bizim eller. Binmişler bir alamete, gidiyorlar kıyamete! Biz ise, masumiyetimizin ortaya çıkacağı günü ve kaderin vereceği hükmü bekliyoruz. İçimizde suçlu var ise şayet, onların da hak ettiklerini bulacaklarına inanıyoruz. Biz konuşamadık, anlatamadık! Ve işlerimizi Allah’a havale ettik. O konuştuğu zaman herkes susacak ve O herkesle anladığı dilden konuşacak! Bu dünyada olmazsa, öteki dünyada! Benim gibi düşündüğüne inandığım mağdurların bir hissiyatı olarak da, Âdil-i Mutlak olan yaratıcımdan diliyorum ki, bu zâlimlere ve onlara destek olanlara ahirette vereceğine inandığım cezanın yüzde birini bu dünyada versin! Ki, bu ceza onların yedi kuşak sülalesini mahvetmeye yeter de artar bile. Çünkü milyonların, milyonların ahını aldılar. Bu “Âh!” lar boşa mı gider sanıyorsunuz?