Sabah gazetesinde 10.01.2020 tarihinde “Edirne Sınır Hattında 3.5 Yılda 1086 FETÖ’cü Yakalandı” başlığıyla bir haber yayımlandı. Haberin oluşturmaya çalıştığı algı insanların yargılanmaktan kaçmaya çalıştıkları.

Bir insan yargılanmaktan neden kaçar? İki nedeni olabilir. Ya suçlu olduğunu biliyordur ya da masum bile olsa suçlu bulunacağını biliyordur. Türkiye’deki mevcut yargı işleyişi ve 2016’dan sonra hızla artış gösteren tutuklu sayıları göz önüne alınınca ikinci ihtimalin kuvvetli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Masum insanlara ceza verilmesi bir yana kovuşturma başlamadan bile yıllarca süren tutuklamalar insanların yargılanmaktan kaçmasını makul hale getiriyor. Öte yandan hakkında herhangi bir ceza soruşturması, kovuşturması olmayan insanların bile bir şekilde Hizmet hareketiyle bağdaştırılması halinde hayatlarına devam edebilmeleri çok zorlaşıyor. Türkiye’de süregelen cadı avından bir şekilde kurtulabilmek için insanlar Meriç’in azgın sularında tehlikeli bir yolculuğu göze alabiliyorlar.

Yargılanmaktan kaçmak ve kaçmamak karar vermesi oldukça güç bir meseledir. Öyle ki yıllardır üstesinden gelinememiştir. Avukat Faruk Erem’in Bir Ceza Avukatının Anıları kitabından bir parçayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Siyasi rejimi ne olursa olsun her ülkenin ceza adaletinde gerçek düşünce özgürlüğü, insanca saygı yitirilmiştir. Böyle olunca adaletten kaçmak veya kaçmamak ilginç bir konu haline gelir. Değişmesini sağlamak, haksızlığını göstermek için kanunlara itaat fikri küçümsenmemelidir. Sokrat kaçabilirdi. Kaçmamakla beş yüz hakimli mahkemeyi kabul etmiş sayılmaz. Davranışı adalet tarihinde ünlü bir reddir. Kaçsaydı, Atina’nın düşmanı sayılır, kararın doğru görülmesine sebep olurdu. Sokrat’ı ölüme mahkum eden hakimlerden hiçbiri bugüne kadar yaşayabilmiş değildir. “Sanık Sokrat” hala kendini savunuyor.

Buna karşılık Sokrat’tan yetmiş altı yıl sonra, Aristo sürgünü tercih ederken şunları söylemişti: “Atinalıların düşünce hakkına karşı, ikinci bir cinayet işlemelerine müsaade etmeyeceğim.”

İki ayrı davranış… İkisi de düşündürücü. Sokrat, “Madem ki benden nefret ediyorlar, o halde söylediklerim doğrudur.” derken, Aristo “Benden nefret edilirse söylediklerimi kabul ettiremem.” demeyi yeğlemiştir.”

Faruk Erem Sokrat’ı daha haklı buluyor. Bense bir meslek büyüğüyle ters düşmeyi göze alarak Aristo’ya hak vereceğim. Birkaç sebebi var;

  • Faruk Erem “değişmesini sağlamak, haksızlığını göstermek için kanunlara itaat fikri küçümsenmemeli” dese de Sokrat kanunlara itaat edip yargılamaya boyun eğmekle hiçbir şeyi değiştirememiş. Zira sadece yetmiş altı yıl sonra aynı Atina Aristo’yu yargılamaya kalkmış. Demek ki bu haksız yargılamayı kabul etmek işe yarar bir yol değil.
  • Sokrat “benden nefret ediyorlar o halde söylediklerim doğrudur” diyerek kendi inandığı meselenin haklılığı ile yetinmiştir. Aristo ise “benden nefret edilirse söylediklerimi kabul ettiremem” diyerek inandıklarını anlatmanın, daha çok insanı hakikate ulaştırmanın gerekliliğine değinmiştir. Hizmet hareketine mensup insanların da Türkiye’de kalıp inandıklarının haklılığıyla yetinmek yerine dünyanın dört bir yanına gidip kendi inandıklarını ve inandıkları nedeniyle ülkelerinde maruz bırakıldıkları durumu tüm dünyaya duyurmaları daha makul ve makbuldür.

Sabah gazetesi keşke suçlu oldukları için kaçıyorlar algısını değil de insanları buna iten nedenlere odaklansaydı. Bu haberi okuyan her vatandaşın kendine sorması gereken soru “bizim yargı sistemimizde nasıl bir sorun var ki insanlar güvenmiyorlar?” olmalıydı. Belki o zaman düşündükleri veya inandıkları için ülkelerini terk etmek zorunda kalanlar dönüp kendilerini mahkeme huzurunda tüm ülkeye anlatırlar.