Hürriyet gazetesinden Fevzi Kızılkoyun 26 Aralık 2019’da yaptığı “Adil Öksüz nasıl timsah oldu?” başlıklı haberde, cemaat soruşturmalarında itirafçı olduğu iddia edilen bir ismin, Adil Öksüz’ün MİT elemanı olduğunu gösteren sahte angaje formunu kendisinin hazırladığını ifadesinde söylediğini yazmıştır. Peki gerçekte ne oldu?

Öncelikle, Türkiye’de uzun süredir yargılamalar mahkemelerde değil, meydanlarda ve medya eliyle yapılmaktadır. Olayların, ifade olduğu söylenenlerin arka planında ne olduğu bilinmemekte ve sadece medya eliyle verilen bilgilere göre değerlendirme yapılmaktadır. Bu haberin de gerçeklerin değil verilmek istenen mesajın iletilmesi amacıyla yapıldığını bir kenara koyalım.

Haberde isimleri kısaltılmak suretiyle itirafçı oldukları ve ifade verdikleri iddia edilen kişiler, kamuoyunun isimlerini yakından bildiği Erkan Irmak, Yasin Ugan, Salim Zeybek ve Özgür Kaya’dır. Bu isimler haberde belirtildiği şekilde yakalanıp itirafçı olmuş değil. Yasin Ugan ile Özgür Kaya 15 Şubat 2019, Erkan Irmak 17 Şubat 2019, Salim Zeybek ise 21 Şubat 2019’da MİT tarafından siyah transporterlarla kaçırılarak altı aya yakın süre işkence edilmiş, sonrasında 29 Temmuz 2019’da birdenbire Ankara Terörle Mücadele Şubesinde ortaya çıkmış kişilerdir.

6 aylık işkencenin ardından Terörle Mücadele Şubesinde ortaya çıkan bu kişilerin ailelerine söylediği ilk mesaj, ‘avukat istemiyoruz ve uluslararası mahkemelere yapılan başvuruların geri çekilmesi’ olmuştur.

Terörle mücadele tarafından gözaltına alınan bu kişilerin üzerlerinde ne hikmetse el yazılarıyla yazılmış ifadeler ele geçirilmiştir. İfadelerinde, yazılı olarak hazırladıkları bu ifadelerini kameraya da çektiklerini söylemişler ancak onlar henüz ortaya çıkmamış.

Emniyet aşamasında aileleri tarafından yönlendirilen değil, birileri tarafından gönderilen avukatların huzurunda, dördünün de neredeyse aynı cümlelerle kurdukları ifadeleri alınmıştır. “İfade” denilen şey, işkence sırasında bu kişilere zorla yazdırılan metinlerdir.

Dört isim de tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiştir. Bu kişilerin kaçırılması sonrasında canla başla mücadele eden ailelerin de, kendilerine yapılan baskı, tehdit ve şantaj neticesinde sesleri kesilmiştir. Halen cezaevinde özel hücrede tutulan bu kişiler, yanlarında bir gözetleyici olmadan aileleriyle görüşemiyor.

Sokak ortasında siyah bir araçla kaçır,

6 ay işkence merkezinde işkence yap,

Sonra özel bir emniyet biriminde ortaya çıkar,

Hepsinin üzerinde el yazılarıyla hazırlanmış ifade olsun,

Kendi avukatları yerine atanan avukatları istesinler,

Hepsi uluslararası başvuruları çekmek istesin,

İfadelerinde işkence yapılmadığını söylesinler,

Bu kişileri yargılamak için Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi kurulsun

Özel Mahkeme tarafından duruşmalar gizli yapılsın,

Milletvekilleri dahil duruşmaların nerde yapıldığı bilinmesin,

Aileler tehditle susturulsun,

Sonra da özgür iradeleriyle ifade verildiği söylensin.

Bu kişilerin verdiği ifadelerin hukuki anlamda bir geçerliliği olmadığı gibi yaşananlar sonrasında bu kişilerin gerçeği söylediklerinin iddia edilmesi de sadece insanların aklıyla dalga geçmek olacaktır. Kaldı ki, işkence altında alındıktan sonra ifadenin doğru olmasının tartışılmasının da bir anlamı yoktur.

Sonuç olarak Hürriyet gazetesi tarafından yapılan, MİT tarafından işkence altında zorla imzalatılmış metinlerin hukuki geçerliliği olan kaynaklar olarak kabul ettirilme operasyonudur.

Amerikan Yüksek Mahkemesi işkenceyle alınan ifadeye itibar edilmesini “vahşiliği hukuk peleriniyle örtmeye” hizmet etmek olarak ifade etmiştir. Hürriyet gazetesi de yaptığı haberle vahşiliği hukuk peleriniyle örtme çabası içerisine girmiştir.

Unutmamalıyız ki, işkence altında alınan ifadelerin doğruluğunun tartışılması sadece işkenceye ve işkenceciye prim vermek olacaktır. Ya Hürriyet gazetesinin yapmak istediği gibi ifade adı altında anlatılanlara itibar edilecek ya da ne anlatılırsa anlatılsın bu yapılanın vahşilik olduğu kabul edilerek karşı çıkılacaktır.